Pazar, Temmuz 01, 2007

Sûre-i Tekvîr


Âyet 1: Güneş dürülünce.

Âyet 2: Ve yıldızlar inkidar edince.

Âyet 3: Ve dağlar yürütülünce.

Âyet 4: Ve kıyılmaz mallar bırakılınca.

Âyet 5: Ve vuhûş tamanlanınca.

Âyet 6: Ve denizler ateşlenince.

Âyet 7: Ve nüfuslar çiftleşince.

Âyet 8: O diri gömülene sorulduğunda..

Âyet 9: Hangi günahla öldürüldün?

Âyet 10: Ve defterler açılınca.

Âyet 11: Ve semâ koparılınca.

Âyet 13: Ve cennet yaklaştırılınca.

Âyet 14: Bir nefs, ne hazırlanmış olduğunu yanında görecektir.

Âyet 15: Hayır, kasem olsun gücünü özünde toplayana.

Âyet 16: Ve mahrekinde kayıp gidene.

Âyet 17: Ve yöneldiği zaman geceye.

Âyet 18: Ve nefeslendiği dem sabaha (kasem olsun).

Âyet 19: O kerîm bir resûlün kavludur (getirdiği kelâmdır).

Âyet 20 : Zül’arşın nezdinde mekîn bir kuvvetin sahibidir.

Âyet 21: Orada (arşda) kendine mutî olunan, emîn bir resûldür.

Âyet 22: Sizin sahibiniz bir mecnun değil.

Âyet 23: And olsun ki, O, ufukta apaçık gördü.

Âyet 24: Ve o gayb üzerine kıskanır değil.

Âyet 25: O, bir racîm şeytanın sözü değil.

Âyet 26: Siz nereye gidiyorsunuz?

Âyet 27: O, âlemler için bir zikirdir.

Âyet 28: Sizlerden mustakîm olup dileyenler için.

Âyet 29: Fakat Rabbi'l-âlemîn olan Allah dilemeyince, sizler dileyemezsiniz.

Evrenlerin sonsuz bilinmezliklerini, Levhi Mahfuz'un akıl almaz şifrelerini harika bir incelik içerisinde gönüllere aktaran yüce kitabımız, ntaddesel bilini nıesajlarını mânânın akıl almaz hikmetlerini adeta iç içe saran bir ihtişamın sembolüdür. Kıyametten bahsederken yaradılışın sırlarını, kaderden bahsederken gönlün derinliklerini perde perde açıverir. Bu zarif ahengin pek açık bir örneği Tekvîr Sûresi'dir. Efendimiz'in Kur'ân’ı tebliğ ettiği ilk ,ünleı-de inzal olan bu sûı-e yalnız dış görüntüsü ve ahengiyle bile anlayan anlamayan, inanan inanmayan herkesi hayran bırakmıştır.

Tekvîr Sûresi, Kuı-'ân'ın sistematiğindeki sonsuz incelikleri iç içe sararak toparlanıış adeta madde ve mânâ ilimlerini özetleyivermiştir. Farklı zaman dilimerinde iki bölüm halinde inzal olan sûrenin ilk 14 âyeti dış görüntüsüyle kıyameti özetlemiş, daha sonra inzal olan ikinci bölümünde ise Efendimiz'in akıl almaz surları açıklanmıştır.

Kıyamet, evrenlerin boyut sırları ve kader konusunda en derin kavramları dile getiren bu sûrenin yorumunu sırf astrofizik açısından dahi yapsak ciltler tutan bir muhtevaya sahiptir.


Sûrenin birinci bölümü: İlâhi mesajın ilk ondört âyetindeki incelik

Biz bu ilâhî mesajın tertibindeki, inceliğe uyarak önce 1 ila 14 âyete kadar olan kısmın yorumuyla başlayacağız.

Bu bölümdeki âyetlerin bir inceliği de 1. âyetten 14. âyete kadar sıra ile kıyametin görüntüsünü açıklarken 14. âyetten 1. âyete sondan başa doğru kıyametin belirtilerini açıklamaktadır.

Sûre-i Tekvîr'in her bir kelimesi sıra ahengi ve bağlantıları öyle hassas bir dizi içindedir ki; bir kelimeyi Türkçe'ye çevirirken veya yorumlarken öne alsanız bütün astro-fizik inceliklerini kaybedersiniz.

Büyük ölçüde fizik ve astro-fizik yasaları içerdiği için sûrenin bu yönünü anlayabilmek asırlar boyu mümkün olmamıştır. İslâmiyet'in ilk günlerinde o çok zor günlerde Sûı-e-i Tekvîr inzal olunca Efendimiz o kadar mutlu olmuştur ki; her sohbetinde bu sûreyi okuyarak mü'minlerin gönüllerine sonsuz mutluluklar nakşetmiştir.

Kıyametin 12 belirtisi diye tanınan ilk 13 âyetin İslâm bilimlerine kıyametin kelime kelime yasalaşmış formülleri olarak tescil edilmesi sû-enin ne denli önemli olduğunu vurgulayan ayrı bir sırrıdır. Kıyametin bu 12 formül tanımı sıra ile;

1- Tekvîr-i Şems (Güneş kör olunca, dürülünce)

2- İnkidar-ı Nücum (Yıldızlar bulanınca, solunca)

3-Tesyir'i Cibal (Dağlar yürütülünce)

4- Ta'tîl-i İş'ar (Kıyılmaz mallar bırakılınca)

5- Haşr-ı vuhûş (Vahşiler dirilince)

6- Tescîr-i Bihâr (Denizler kaynayıp, tutuşunca)

7- Tezvic-i Nüfus (Nüfuslar çiftleşince)

8- Sual-i Mev'ûde (Diri gömülene, sorulduğunda)

9- Neşr-i Sühuf (Defterler açılınca, aşikar olunca)

10- Keşt-i Sema (Sema sıyrılınca)

11- Tes'iyr-i Cahim (Cehennem kızışınca)

12- İzlaf-ı Cennet (Cennet yaklaştırılınca)

Bu kıyamet tanımları aynı zamanda baştan ilk 13 âyetin de sırası demektir. Ancak 8. ve 9. âyetler tek bir tanım etrafında toplanmış ve dolayısıyla 13 âyet 12 madde halinde özetlenmiştir.

Görüldüğü gibi fevkalade önemli olan tanımlar Arapça'da bile çok özel kelimeler seçilerek kurulmuştur. Ve bu tanımlar kıyamete ait tanımardan biraz farklıdır. Bunun sebebi diğer bazı âyetlerin kıyametin ileri safhalarına ait görüntüleri dile getirmiş olmasındandır. Halbuki Tekvîr Sûresi özellikle kıyametin yıkılan boyutlar içinde başlangıç görüntüsünü tanımlamaktadır.

Kıyamete ait bu önemli tanımları hem Arapça etimolojisi içerisinde hem astro-fizik bilgilerin erişebildiği çerçevede özetlemek istiyorum.

Âyet 1: "Güneş dürülünce."

TEKVÎR-İ ŞEMS:

Tekvîr kelimesi 1. derece mânâsında bir şeyi dürüp kaybetmek anlamına gelir 2. derece mânâsında kör etmek, ortadan kaldırmak anlamına gelir. Hz. Ömer bu sûredeki Tekvîr kelimesini kör olmak anlamına tanımamış ve yorumlamıştır. Hz. Ömer'in bu mucizevî tanım ve yorumu sûrenin ilk 13 âyetine ,akıl almaz bir şekilde bilimsel açıklık getirmektedir.

Gerçi âyeti kerimenin gerek Tekvîr kelimesi ile, gerekse bundan sonraki tanımlarla yorumu, kelimenin hangi mânâsına bakarsanız bakın hep aynıdır. Yani güneşin körleşip niteliğini kaybetmesi söz konusudur. Ancak kör olup siyahlaşması tanımı, bugünkü zihinlere astı-o-fizik açıdan daha kolay bir anlam getirmektedir. Evrenin bir bölgesinde her ne sebeple olursa olsun, bir manyetik şok meydana gelirse o noktada bir kör kuyu bir siyah nokta belirmekte ve boyutları yutmaktadır. İşte kıyamette Tekvîr-i Şems'in esas sırrı budur. Zaten bundan sonraki âyetlerde bu tarz mânâyı kolaylaştırmaktadır.

Âyet 2: "Ve yıldızlar inkidar edince."

İNKİDÂR-I NÜCUM:

İnkidaı- solmak ve bulanıklaşmak demektir. Bilimsel açıklama bölümünde daha etraflıca anlatacağım şekilde güneşte meydana gelen manyetik şokun etkisiyle boyutlar yıkılmaya başlayınca semada göreceğimiz ilk görüntü yıldızların bulanıklaşması solgunlaşması bir anlamda enerjileri yitirmeleridir. Ancak bu tanımın yıldızların yok olmasından ziyade bir tarz boyut farkına intikalleri anlamına geldiği kesindir. Bu bulanıklaşma ve solma anının nedeni olarak arzın bulunduğu mekana ışınların intikal edemeyeceğini de düşündürebilir.

Âyet 3: "Ve dağlar yürütülünce."

TESYİR-İ CİBAL:

Bilindiği gibi arzın kabuğu, özellikle dağlar, arzın sıvı tabakası olan mağma üzerinde fevkalade yavaşta olsa hareket halindedir. Kıyamet başlayınca bu hareket şiddet kazanarak ve dağlar süratle mağma üzerinde hareket edecektir.

Âyet 4: "Ve kıyılmaz mallar bırakılınca."

TA'TÎL-İ İŞ'AR:

Kıyamete yakın günlerde gerek şehirlerdeki yaşam gerekse bir takım doğal afetler insanları öyle yıldıracaktır ki, kıyamet başladığı zaman herkes her şeyini terk etmek, canını kurtarmak telaşına düşecektir. Bir nükleer kazada bile herkes her şeyini terk edip kaçıyor da, ya kıyametin dehşeti karşısında kimde dünya tutkusu kalır ki!

Âyet 5: "Ve vuhûş tamamlanınca."

HAŞR-I VUHÛŞ:

Aslında kelime mânâsı olarak vahşi hayvanların dirilmesini temsil eden bu âyet, bir tarz zamanın tersine akışını simgeler. Bilimsel açıklama bahsinde bu harikalar harikası tanıma tekrar döneceğiz. Ancak kıyamette vuhûşun dirilmesi kıyametteki bir başka özelliği açıklamamızı gerektiriyor. Bir çok âyet ve hadislerin yorumuna göre kıyamette dirilecek olan, arzdaki bütün canlılar değil, insanlardır. Bu âyetten vahşi canlıların dirilmesi ise çok değişik bir sorun ortaya getiriyor. Kıyamete ait yorum yapan bazı bilim adamları hadislere dayanarak haksızlık yapılmış hayvanların da kıyamette hesabı sorulmak üzere dirileceğini bildirmişlerdir. Ancak burada dirilmesinden söz edilen hayvanlar vahşi hayvanlardır. Biz kıyamette radife suru ile bir dirilişin bütün canlılara yansıyabileceğini düşünebiliriz. Ancak âyet-i kerîmede üzerine basıla basıla, vuhûşun dirilmesinden söz edilmiştir. Bu kavramı kara deliklere ait harika bir olayla, zamanı tersine çevirme ilkesiyle izah edilebilir. Bu da arzın ilk çağlarının görüntüye gelmesini simgeler.

Âyet 6: "Ve denizler ateşlenince."

TESCÎR-İ BİHÂR:

Kaynayıp alevlenme anlamına gelen tescir kelimesi kıyametin ilk safhasında denizlerin kaynayıp kaynayıp tutuşacağını bildirmektedir. Bu âyette boyutların yıkılışı sırasında suya ait kimyasal özellikleri dile getirmektedir.

Âyet 7: "Ve nüfuslar çifleşince."

TEZVÎC-İ NÜFUS:

Nüfusun çiftleşmesi anlamına gelen bu âyet, ruhla bedenin birleşeceği anı bildirmektedir.

Âyet 8-9: "O diri gömülene sorulduğunda: Hangi günahla öldüı-üldü?"

SUÂL-İ MEV'ÛDE:

Kıyamette, yüce mahkeme kurulmadan önce diri diri gömülenlerin, ayrı bir hesab hakları ve hukukları olduğu ve bunun mesullerinin cezalandırılmak üzere sorgulanacağını bildirmektedir, bu âyet hem asrı saadetteki devirlerde diri diri gömülen çocuklara ait özel bir sorgulama tarzını bildirmekle beraber, çocuklarına iman aşılamayarak mecazi anlamda onları diri diri gömmek mesuliyetini anne ve babalara hatırlatmaktadır. Yine İslâm hukukunda önemli bir konu olan kürtaj olayına da parmak basmaktadır. Ruhun cenine intikali 10 ile 14'üııcü haftalar arasında olur ve cenin yani anne rahmindeki bebek o andan itibaren insan sıfatı kazanır. Bu sürelerden sonra yapılan kürtajlar bu âyetin şumulüne girer ki, çok ağır bir mesuliyeti mûciptir. Elbette daha küçük aylarda yapılan kürtajlar günah değildir anlamı çıkarmamaktayız. Onlar da bir canlı adayına karşı işlenen ayı-ı bir suçtur.

Âyette, sorunun, suçu işleyene değil de çocuğa soı-ulmasındaki hikmet ise suçluya büsbütün dehşet vermektedir.

Âyet 10: "Ve defterler açılınca"

NEŞR-İ SÜHUF:

Sühuf; kaydolmuş bilgilerin yayılması demektir. Bu açıdan yazılmış bir belge, kaydedilmiş bir bant, sühufun kapsamına girer. Herkesin, hakkında kaydolmuş bilgilerin açıklanması anlamınadır. Kıyamette ilâhî mahkeme kurulduktan sonra her şahsa ait bilgiler ve kayıtlar iki tarzda neşr olacaktır, bunlardan biri ekrana gelen hesap özetleri gibidir, ibadetlerindeki eksiklikler örneğin zekâtındaki eksikler rakam halinde ekrana yansıyacaktır. Neşı--i Suhûfun ikinci tarzı ise suçların ve sevapların video bandı gibi görüntüye gelmesidir. Burada bir noktaya daha işaret etmek istiyorum. İlâhî mahkemeye sunulan bu belgeleri ve yargılanmaların süresi konusundaki kavramdır. Akla gelir ki; milyarlarca insanın yargılanması asırlarca devam edecek. Halbuki bütün işlemler ekranlara öyle otomatik yansıyacaktır ki, herkes birkaç saniyede hayatının hesap özetini görüverecektir. Yine bu ekranlarda ilâhî komputür bir saniyede sonuç hükmü yansıtacaktır. Muhtelif âyetlerde ellerin ayakların kıyamet günü şahitlik yapacağı bildirilmektedir. Eski çağlarda insanlar bunun nasıl olacağını düşünüp durmuşlardır. Halbuki ekrana yansıyan hayatın video bantları sesli olduğundan hem elimiz ayağımız, hem dilimiz aşikar bir şahid rolü oynayacaktır.

Âyet 11: "Ve sema koparılınca. "

KEŞT-İ SEMÂ:

Semıâ'nın sıyrılıp soyulması ya da perdesinin kopartılması anlamına gelen "Keşt-i Sema" beşinci boyutun açılma ânıdır. Bunu da bilimsel bölümde etraflıca anlatacağım.

Âyet 12: "Cahîm kızıştırılınca."

TES'İYR-İ CAHÎM:

Cehennemin faaliyete geçişini ifade etmektedir. Cehennem, Cenab-ı Hak kıyamet düğmesine bastığı an faaliyete geçecektir. Şu anda hazırlanmış bir fabrika gibi beklemekte; hiç bir faaliyet göstermemektedir.

Âyet 13: "Ve cennet yaklaştırılınca."

İZLÂF-I CENNET:

Bu tanımda fevkalade önemli bir gerçeği dile getirmektedir. Bilindiği gibi cennet zaman saatinden önce faaliyete geçmiş bir güzellikler mekanıdır. Ve halen melekleriyle, içindeki ruhlarla ve şehitlerle mevcuttur. Buradaki uzlifet (yaklaştırılınca) kelimesi yine boyutun yırtılıp diğer boyutlara intikalini simgelemektedir. Cennet her zaman vaı-dır, ona gidebilmek ulaşabilmek sonsuz uzaklıklaı-a değil, bir boyut değişimine bağlıdır. Kıyametin genel tanımları içerisinde cennetin yaklaştırılmasından murad; yine kıyamet olayının boyutlarla ilgisini açıklaması bakımından çok önemlidir.

Boyut Kavramı

Sûre-i Tekvîr'in bu ilk 13 âyetini perde perde açıklamaya geçmeden önce âyette geçen kelimeleri ve kıyameti anlamamız için boyut kavramını adam akıllı bilmemiz gerekiyor. Çünkü boyut kavramını yeryüzüne ilk defa yüce kitabımız Kur'ân getirmiştir.

Yüce kitabımızda Saffat Sûresi âyet-5'de Cenab-ı Hak; "O semaların ve arzın ve arasındakilerin Rabbıdır ve doğruların da Rabbıdır" buyurmaktadır. Buradaki "Meşarik" yani doğular kelimesinden kasıt; kesin olarak boyutlar anlamınadır. Çünkü Allah "Ben arzın ve semaların ve arasındakilerin Rabbıyım" buyurmakla bilebildiğimiz bütün varlıkları sıralamıştır. Bundan sonra ayrıca "Doğuların da Rabbıyım" demesi, semalardan ve arzdan gayrı bir hedefi işaret etmektedir. Arapça'da doğu, boyut ve istikametin ilk tarifidir. Bilindiği gibi boyut kavramı birinci merhale olarak mesafedir. Eskiden beri mesafeler güneşin doğuşuna kıyasen, doğu olarak ifade edilir.

Nitekim arzın üzerindeki kentlerin mesafeleri bile doğuya kıyasen ifade edilir. 4. boyutun değişkenliği olan saat kavramı dahi doğuya göre değerlendirilir. Cenab-ı Hak'kın yukarıda zikrettiğimiz âyette; “Ben semaların arzın arasındakilerin ve boyutların Rabbıyım” demesindeki hikmeti bizim boyutlar kavramına yaklaşmamızı murad etmesindendir. Tanıdığımız 4 boyutun en yakınında; manyetik etki ya da manyetik eylem diyebileceğimiz beşinci boyut bulunmaktadır. Kıyameti cennet ve cehennemi anlamamız için evvela normal boyutları, sonra da manyetik boyutu, beşinci boyutu anlatacağım.

Boyut kavramı mekanların iskeletini gösteren ve onu sembolize eden bir tariftir. Anlaşılması oldukça güç olan boyut konusunu, basitten zora do6ru götürmek gerekir. Boyutun yaşadığımız dünyada, hatta seyrettiğimiz sema'da en basit öncüsü, mesafelerdir. Özellikle maddî vaı-lıklar kimlik kazanmak ve birbirinden fark edilmek için. geometrik bir şekle ve bir mekana sahip olmak zorundadır. Bunun içinde, diğer şekiller ve varlıklar arasında mutlaka bir mesafe bulunmalıdır. Eğer iki varlık, bütün geometrik şekilleri ile aynı mekanda birbiri üzerine çakışmışsa, ayrı ayrı iki varlıktan bahsetmek mümkün değildir. Demek ki varolabilmenin bir gereği, belli mesafelerde mekan tutmaktır. Dünyamız dönerek jireskobik hareketi yapmazsa, güneşin cazibesine kapılıp süratle ona yanaşsa ve sonunda ona düşüp yok olsa. dünyadan bir daha bahis edemezdik. Yani dünyamız, varlığını sürdürmek için önce güneşle arasındaki mesafeyi korumak zorundadır-. Ve dönme çabası da bu yüzdendir.

Varlıkların mekanlarda yer tutmalarını sağlayan bu mesafeler madde aleminde genelde üç istikamettedir. Bunları biz Boy-En ve Derinlik gibi tabirlerle anlarız. Böylece boyutun ilk anahtarlarını da dile getirmiş oluruz. Nitekim Boy birinci, en ikinci, Derinlik ise üçüncü boyuttur. Madde dünyasındaki bir varlık, bu üç boyuttaki sayılarla olan ilgisiyle kimlik kazanır. Mesela, bir odada bulunan bir saatin yeri, boy ve en olarak iki duvara uzaklığı ve derinlik olarak da tavana uzaklığı ile tanımlanabilir. Böylece o varlığın mekanı, bu üç boyut üzerindeki matematik sayılar ile, daha ilmî tabiri ile koordinatları ile vardır. Ama madde dünyasındaki varlıkların çoğu hareket halindedir. Bunların mekanla ilgisini tanımak için bir başka boyuta ihtiyacımız vardır ki, bu dördüncü boyut zamandır. Demek ki mesafe kavramı ile başlayan boyut olayı, daha geniş kanatlarda takviyeye muhtaçtır-. Einstein'dan beri fizik artık dördüncü boyut olarak zamanın varlığını mesafeler kadar net olarak anlatmaktadır. Madde dünyasında bu dört boyut, yani boy, en, derinlik ve zaman, hemen hemen bütün varlıkların arasındaki ilgileri sürdürür ve biz bu sayede, dünya hayatımızın belki de tamamında sayısız münasebetler kurarız... Bir yerden bir yere gitmemiz ve hayatın normal hareketleri, hep bu dört boyutun iç içe değişkenliği ile yürür gider. Hal böyle iken, fizik ve astro fiziğin vardığı noktada bu dört boyutun yetmediğini, kainattaki olayların ve bizim kainata yaklaşımımızın boşluklar gösterdiğini fark ederiz. Mesela bu dört boyut hareketiyle güneş sisteminin dışarısına çıkmak istesek, ne zaman, ne de enerji gücümüz buna fırsat vermez. Hele içinde bulunduğumuz galaksimizin bir ucundan bir ucuna bu dört boyutun yardımıyla yapacağımız bir gezi için, trilyonlarca yıla ihtiyaç vardır.

Aynı şekilde atom çekirdeğindeki interaksiyon enerjisinin müthiş gücü veya uzaydaki kara deliklerden kuasarlara kadar olan akıl almaz gravidasyon (Cazibe) olayları, tanıdığımız bu dört boyutun çok ötesinde bir takım boyutların varlığına işarettir ve bizi bunların bilinmesine zorlamaktadır. Einstein zaman boyutunu ortaya koyduğunda, zamanda da ötede 5. 6. 7. boyutların bulunduğunu, ancak bunları o günkü bilgilerimizle kavramanın imkânsız olduğunu dile getirmişti. Hatta ünlü denkleminde boyutlar için (n) sayısını vererek bilinmeyen sayıda boyut matematiğine pencere açmıştı. Einstein'dan bugüne astrofizikte ve fizikte gelişen olaylar, 5. boyutu da bulmamızı mecburi hale getirmiştir. Ancak bu konuda ciddi bir teşebbüs yapılmamıştır. Beşinci boyutu araştırmak ve tanımak için çıkış yolumuz ne olmalıdır-? Nasıl ki üçüncü boyut bitipte (ilmî olarak) hızlı hareket sistemlerini etüd edebilmek için 4. boyut olan zamana sığınmışsak; şimdide 4. boyutun bitip, fiziği zorladığı noktadan başlayarak 5. boyutun izlerini bulmaya çalışmalıyız.

Fiziği zorlayan olay, çok eski yıllardan beri bilinen gravidasyondur. Maddî varlıklar arasındaki çekim tarzı gibi görünen ve her maddenin özünde mevcut bulunan bu sır, geçmiş yıllarda kaba hatlarıyla çekim yani cazibe olarak tanımlanmıştır. Yıldızlar arasında bile özelliğini pek belli etmeyecek bir çekimin tanımını temsil etmiştir. Halbuki Yeni Çağ'da, elektromanyetik enerji ve nükleer fizikteki interaksiyon enerjisi kavramı eskilerin cazibe dedi6i bu gravidasyon enerjisinin milyonlarca kat güçlü yeni örneklerini temsil etmektedir. Hele kara deliklerin keşfinden sonra gravidasyon şokunun öğrenilmesi, kainattaki en büyük sırlardan birinin kapısını aralayıvermiştir.

Acaba özellikle kara deliklerde ve nükleer interaksiyon tesirinde görülen bu korkunç enerjinin ve dolayısıyle gravidasyonun özündeki sır nedir?

Bu gün için bütün fizikçilerin merak konusu, işte bu gravidasyon olayıdır. Maddenin temel yapısındaki parite (zıt eş) olayı, bu sırrı çözmekte ilk anahtardır. Parite. özet olarak: "Kainatta meydana gelen bir parçacık ya da kuant, tek başına değil ancak zıt eşi ile meydana gelebilir" şeklinde özetlenebilir.

Bunu daha kolay anlamak için şöyle tanımlayabiliriz: Mekandaki bir hareket, kainatın boyutlar sisteminde bir tarz reaksiyona sebep olur. Bu reaksiyon, ortaya çıkan kuantın zıt bir benzerini meydana getirir.

Tek başına bir kuantın oluşmama sebebi, kainatın boyutlar sistemindeki kusursuz dengesidir. Nitekim yüce kitabımız "YÂSİN" Sûresi'nin 36'ncı âyetinde, bu hikmet, mûcizevî bir şekilde bildirilmiş ve inanan inanmayan bütün ilim adamlarının hayretten secdelere kapanmasına yol açmıştır:

"O Allah ki; herşeyden münezzeh ve tekdir. Yarattıklarını zıt eşler şeklinde yaratmıştır. Arz'ın çıkardıkları, kendi nefisleriniz ve daha nice bilmedikleriniz, böyle zıt eşlerdir."

Kainattaki bu boyut ahengi ve özellikle varlıkların zıt eşler halinde yaı-atılma sırrı, beşinci boyutun tanımını yavaş yavaş sahneye getirmektedir. Çünkü zıt eşlerin özelliğinde manyetik zıtlık vardır. 0 halde bir başka boyut, bir kuant yaratırken kendi dengesini korumak için zıt bir kuantı harekete geçirmektedir. Bu noktadan hareket ederek beşinci boyutun şiddetli bir manyetik hareket boyutu olduğunu varsaymak gerekir.

Nitekim "ŞÛRA" Sûresi'nin 5. âyeti:

"Neı-deyse gökler tepelerinden çatlayacaklar" diye bu manyetik hareket boyutunu tanımlamaktadır. Aynı konuyu bir başka perdeden açıklayan "ENBİYA" Sûresi'nin 30. âyetini; “inkâr edenler, semaların ve arzın RATK iken (tek bir halde ve yekpare bir sistem iken) bizin onları FATK ettiğimizi ve her canlı şeyi sudan yarattığımızı görüp düşünmediler mi? Yine de inanmazlar mı?” emri ile yine manyetik hareket boyutunun bir gerilim sistemi olduğunu bildirmektedir-. 11. âyeti yorumlarken bu Fakt olayını daha iyi anlayacağız.

Biz bu manyetik hareket boyutunu tanıyarak, fizikte bilinmeyen pek çok konuyu kavrayabiliriz'? Bu manyetik hareket boyutu, kainattaki sistemlere özel bir ahenk vermektedir. Bu konulara açıklık, bir yerde 5. boyut olan manyetik hareket boyutunun kavranmasını ve kıyamet ve cennetin anlaşılabilmesini sağlayacaktır.

a-) Gravidasyon dediğiıniz inanılmaz câzibe gücü:

Varlıkların mekana yerleştiği sırada 5 boyuta karşı koydukları bir tavırdır. Manyetik hareket boyutunun denge varlığı ve müthiş gücü, bir cismin var olabilmek için buna karşı bir hareketle donatılması gerektiğini mecburi kılmaktadır. İşte maddenin özünde var olan gravidasyon, manyetik harekete karşı koyma gücüdür. Atom çekirdeğindeki şiddetli interaksiyon göstermektedir ki, varlıklar ne kadar küçülürse, gravidasyon güçleri o kadar şiddetli olmalıdır. Ancak kuant fiziğinde bilinen peyk dalga hareketleri (spin), yine gravidasyon zorunluğu duymadan manyetik harekete karşı parite ile korunmadır.

Gravidasyonun manyetik hareket boyutuna yenilmesi olayını ise, kara deliklerde daha net görüyoruz. Zaten Sûre-i Tekvîr'in asıl sırrı bu kara deliklerdedir.

b-) Kara deliklerdeki gravidasyon şoku:

Eskimiş yıldızların üst üste yığılan parçacıkları, sonunda nötrona dönüşerek korkunç bir gravidasyon yığmağı yapmaktadır. Bu yığınak 5. boyutu adeta zorlamakta ve bir başka dönüşüme geçmek istemektedir. Bu noktada manyetik hareket boyutu adeta bir delik açmakta ve bütün gravidasyon enerjisini mekanım bir başka noktasına doğru salıvermektedir. Manyetik hareket boyutundaki bu pencere, nötron yıldızına nazaran daha güçsüz olan çevredeki bütün maddî varlıkların gravidasyonlarını sıfırlayarak bir şok anaforu meydana getirmektedir. Diğer boyutların bütün tesirlerini kaybetmeleri sebebiyle bu noktada zaman ve mesafeler yok olmakta ve o noktaya yaklaşan normal yıldızlar, bir anlamda zaman ve mesafe tüneline girerek kainatın sonsuzluklarına yansımaktadır. Bu olay, manyetik hareket boyutunun ne kadar şiddetli bir değişim gücü olduğunu bize göstermektedir. Eğer galaksilerin trilyon kere trilyon kilometre uzaklıktaki mesafelerine bir mekan yaklaşımı sağlanacaksa, ancak manyetik boyut kanalından geçmek gerekmektedir. Manyetik boyutun, mesafeleri bir anlamda ortadan kaldıran ve sıfırlaştıran büyük gücü, kainatın akıllara durgunluk veren uzaklıklarında tasavvur ötesi bir yakınlık ahengi sergilemektedir. Yani 1. 2. 3. ve 4. boyutlarda var olan bir insanın 5. boyuta yansıyabildiği taktirde bütün kainatı kucaklayacakmış gibi bir yakınlığa düşmesi, ilâhî hilkatin muhteşem bir gösterisidir. Allah, sonsuz güzelliklerini ve akıl almaz ilminin cilvelerini sergilemek için, kainatta sonsuz mesafeler ve kusursuz galaksi nakışları sergilemiştir. 4 boyutlu bir sistemden, mesela dünyamızdan kainatı seyrederken, mesafelerdeki ve hareketlerdeki akıl almaz hikmetleri görürüz. Fakat beşinci boyuttaki kainata ulaştığımız zaman, uçsuz bucaksız kainatın bütün noktalarını adeta yakından kucaklıyor gibi oluruz. Allah'ın hilkat kudreti, beşinci boyutu halk ederek bu inanılmaz dekoru bir anda gönüllerin avucuna sunuvermektedir.

c-) Zaman ve 5. boyut:

Yaratılış nizamında, varlıklarla boyutlar arasında değişmez bir ahenk vardır. Bir varlığın üç boyutlu sisteme uyması halinde, yani dünyamızda olduğu gibi maddî bir şekil gösterdiği taktirde, mutlaka 4 boyutun yani zamanın tesirine girer. Bu tesir maddî varlığın değişkenliğini zorunlu hale getirir. Önce bir hareket sistemi oluşur, varlıklar yer değiştirir. Bu değişim, kaba hatlarıyla bazan bir yerden bir yere gidiş gibi gözlenir, bazan da mikro dünyalarda moleküller arasındaki alış-verişler şeklinde de zuhur edebilir. Böylece yeni oluşlar, eskimeler ve değişimler ortaya çıkabilir. Biz bunları ölüm diye yorumlarız. Gerçekte ise olay, maddî sistemin zaman boyutu ile birlikte yürüttüğü bir değişimdir. Daha önemlisi, 5. boyutu ve ondan sonraki boyutları iyi kavramadığınız için, kainattaki bütün sırları bu basit pencereden seyretmek isteriz. Halbuki maddenin özündeki gravidasvon sırrı 5. boyutun tasarrufuna girince, zaman tesiri fonksiyonunu kaybeder ya da çok sınırlı çizgide kalır. 5. boyuttaki bir varlığın mekanı üç boyutun mesafelerinde haps olmadığı için eskimeler, yıpranmalar ve dönüşümler artık söz konusu değildir. Hem buradaki olayların zamana bavlı diye bildiğimiz süratleri çok artmıştır ve adeta anlık intikaller (bir anda ulaşma) şeklindedir, hem de açık bir ölümsüzlük vardır. 5. boyuttaki bu hikmetleri, kainatın nazlısı EFENDİMİZ (S.A.V.) miracında net bir şekilde yaşanmıştır. Efendimiz (S.A.V.) dünya mekanında ilk intikali Kudüs'e yaparken, zamana bağlı kalarak bir kaç saniye harcadığı halde; 5. boyuta geçince hem zamanın gerisini hem de ilerisini bir anda seyretmiş ve anlatılması asırlar sürecek intikalleri, yatağı soğumadan yaşamıştır. 5. boyuttan ötesindeki boyutların niteliklerini ise, bugünkü fizik nosyonumuzla hiç fark edemeyiz. 6 ve 7 boyutlarda varlıklarını sürdüren meleklerin sonsuza yakın titreşim süratleri, bu boyutların özelli6inden gelmektedir. Bundan dolayıdır ki yüce kitabımız KUR'ÂN, bunların görünmezli6ini ve bilinmezliğini net olarak bildirmiştir, daha önemlisi yüce kitabımızın zaman boyutu açısından yaklaşımıdır. Meleklerin Dünya mekanına bile sığması zor büyüklükleri yanında zamanla ilgilerini akıl almaz süratle ifade etmiştir.

"Mearic" Sûresi âyet 4'de "Melekler ve ruh oraya uzunluğu 50.000 yıl olun bir günde yükselip çıkarlar" buyurulmaktadır.

İşte zamanla 5. boyut arasındaki bu ahenk, kainatın çeşitli katlarında zamanın akış süratinde kaçınılmaz bir değişkenlik hasıl eder. Astrofizikte müşahade edilmiştir ki, belli bir ışın; kainatın çok uzak noktaları arasında seyrederken adeta zamanı tüketmiş; gibi görünmektedir. Meselâ: güneşten yola çıkan bir muon'un arza ulaşması. teorik olarak mümkün değildir. Muon'un fırtına gibi hızına rağmen yarı ömrü o kadar kısadır ki, arza ulaşmadan yolda değişime uğraması gerekir. Halbuki Güneş'ten hatta daha uzak yıldızlardan bile dünyaya muon gelebilmektedir ki, bu ışınların yarı ömrü değişmez bir nitelik taşıdığına göre, arza kadar gelebilmeleri, zaman akışının uzayın muhtelif bölgelerinde değişini içinde olduğunu göstermektedir.

Bu gerçek, uzayın ve kainatın her noktasında 5. boyut tesirinin farklılığında doğmaktadır. Manyetik tesir boyutu, elipsoid bir yapıya sahip olan kainat katlarında ayrı kuvvet hatları oluşturduğundan, zaman buralarda zaafa uğramakta, yavaşlamakta ya da bazı bölgelerde hızlı akmaktadır.

Manyetik tesir boyutun şiddetindeki farklar, gravidasyon dediğimiz maddenin ona direnme gücünü değiştirmektedir. Bunların ötesinde sistemlerin tamamı da, kendi gravidasyon bütünlükleri ile kainattan farklı mekan locaları oluşturmaktadır. Bir güneş sistemi, hem tek tek fertleri ile hem de bütünü ile manyetik hareket boyutuna tavır koymak zorundadır. Galaksilerde kendi bütünlükleri içerisinde bu tarz özel bir gravidasyon tavrı arz eder. Böylece kainatın fark edilmez ekseni etrafında bütün galaksi grupları ayrı tarzlarda dönüp dururlar. 5. Boyutun bu manyetik hareket gücü öylesine net bir boyuttur ki, galaksi topluluklarının helezon şeklindeki yapılan ve virgül şeklindeki düzenleri, bu hareketin adeta sonsuz uzaydaki ahenk nakışlarıdır.

Big-Bang teorisi ile ortaya çıkarı astrofizik tartışmalarının uzama sebebi, manyetik hareket boyutunu fark edememekten kaynaklanmaktadır. Çünkü 4 boyutlu sistemi içerisinde büyük enerji dağılımlarının yerleşimlerini izah etmek imkânsızdır. Kainattaki bu sonsuz gücün bir noktadan patladığı ve dağılan parçacıkları nasıl şekillendirip uzay mekanına yerleştirdiği, ancak manyetik hareket boyutuyla izah edilebilir.

Paul Davies'in mutlak vakumda yeni kuantların doğurduğunu tesbit etmesi, manyetik hareket boyutunun mesafe ve mekanları aşan sırrı ile açıklanmaktadır.

Gerek semaların ve uzayın sınırsız mekanlarında, gerekse varlıkların en küçüğü sayılabilecek atom ordugâhlarındaki faaliyetlerde, 5. boyut hükmünü icra etmektedir. Hilbert'in maddî varlıkların sığınamayacağı kadar küçük, fakat var olan mesafeleri dahi, 5 boyutun istilasından ötede kalamaz.

5. Boyut aynı zamanda varlıkların değişmezlik kazandığı bir geçiş noktasıdır. 4 boyutlu sistemde değişkenliğe ve ölüme mahkum olan olaylar 5. boyuta yansırken yeni bir hüviyetle sonsuzluğa ilk adımını atmış olur. Ne var ki, varlıkların bu noktaya intikali, kara delikler misalinde olduğu gibi, gravidasyonlarını terk etmekle mümkündür. İnsanın bütün varlıklardan farklı bir özelliği, bu intikali sağlayacak kabiliyette yaratılmış olmasıdır. İnsanlar, ruhî yanları ile her an 5. boyuta yansıma kabiliyetine sahipken maddî yanları ile 4 boyutlu sistemin şartlarına tabiî olurlar. Bir anlamda "gizli gravidasyon" sayılabilecek olan nefislerini yenemedikleri için, bu muhteşem kabiliyetlerini kullanamazlar. Ehil olmayanlarca anlaşılamayan yüce insanın bu sırrı, pek çok örnekleri ile yaşanmıştır.

Yüce Peygamberimiz’in "Yaşarken ölünüz" emri, bu söylediklerimizin özünü teşkil etmektedir. İnsanda mevcud olan muhteşem ruh varlığı, nefsin dünya çıkarları tuzağında hapsedilmezse, o insan 5. boyutu da yaşayabilir. Zaten insanın ölümü bir anlamda 5. boyuta ve daha ötesindeki boyutlara intikal olayıdır. İnsan inansa da inanmasa da, yaradılışın bu akıl almaz sistemlerine tâbidir. 5. Boyutun çağımızda böylesine net bir görüntüye bürünmesi, Allah'ın kainatı tanımamız için bize açtığı yeni bir penceredir.

Bir hadîs-i kudsîde Cenab-ı Hak: "Ben bir gizli hazineydim, bilinmeyi diledim, onun için varlıkları yarattın" buyuruyor. Bu hadîs-i kudsî Allah'ın; ilmi bize neden öğrettiğinin sebebini de açıklamaktadır. Onun için Allah ölümden sonra daha nice boyutları bize seyrettirecektir.

Boyutlar sistemi mesafelerden başlayarak zaman ve manyetik eylemle devam eder. Ancak bitmez. Çünkü buradan ötede meleklerin varlıklarını sürdürebildikleri 6. ve 7. boyutlar, daha ötelerde ise ruhlarını varlıklarını koruyabildikleri pek çok boyutlar vardır.

İnsanoğlu boyutları aşabilen muhteşem yaradılışıyla Rabbinin rızasını elde ettiği taktirde âyette belirtilen "Eni yerlerle gökler kadar olan bir cennete" mazhar olacaktır.

Şimdi Sûre-i Tekvîr'i bu bilgilerin ışığı altında anlamaya çalışalım. Kıyamet aslında dört boyutun yıkılıp beşinci boyutun, hatta diğer boyutların açılma olayıdır. Bunu en net şekilde ifade eden âyet on birinci âyettir. Kur'ân bilimlerinde Keşt-i Sema diye tanımlanan "Sema sıyrılıp soyulunca" tanımı beşinci boyutun açılışını ifade etmektedir. Yüce kitabınızda kıyamette semanın aldığı şekil çeşitli tanımlarla anlatır. Kıyametin daha ileri safhaları ayrı âyetlerde bildirilmiştir. Meselâ Sûre-i Rahman'da semanın bir alev gülü haline geleceği vurgulanmıştır. Bu tanım, kıyametin daha ileri bir safhasını anlatmaktadır. Sûı-e-i Tekvîr'in 11. âyetinde bildirilen safha ise 5. boyutun açılmasıdır ki, Arapçâ da nefis bir kelime olan Keşt-i Sema olarak kullanılmıştır. Yani gökyüzünün bir zar gibi, bir perde gibi açılışı diye dile getirilmiştir. Bu olayın Güneş'in kör bir nokta, bir kara delik haline gelmesi eylemi ile birlikte ortaya çıkması fevkalade önemli bilimsel gerçekleri dile getirmektedir.

Kur'an bilimlerinde Tekvîı--i Şems dediğimiz Güneş'in kara delik haline gelmesi, kıyametin temel fonksiyonudur. Yani kıyamette. başlangıç noktası Güneş'in kara delik haline gelmesidir. Bu olay maddesel boyutların yani en, boy, derinlik ve zaman boyutlarının beşinci boyut olan manyetik eylem boyutu tarafından yutulması olayıdır-.

İkinci âyetin harika tanımı ile kıyamet başlayınca madde, boyutları bu arada ışınların boyutları duruşur ve solar.

Sûrenin âyetlerinin diziliş ahengi öylesine açık bir tarzda kıyameti tanımlamıştır ki;

Bir yandan kıyamet mizansenini ekrana getirirken bir yandan boyutlar ve yaratılışa dair fizik dersi vermektedir. Kur'ân inzal sırası açısından hesap edilirse, yüce kitabımızın daha yeryüzünü nurlandırdığı ilk günlerde Allah Sûre-i Tekvîr’i inzal ederek; bütün bilimin Kur'ân'da olduğunu bütün "bilenlere" ilan edivermiştir.

Zaten boyutlar yıkılınca neler olur? sorusuna cevab bulabildiğimiz zaman boyutlara ve maddeye ait her şeyi anladınız demektir.

Sûre ahengindeki çok zarif bir incelik de boyutların yıkılışını tanımlarken tüm maddeyi kapsayan ünlü atom çekirdeğini tarif eden âyeti konunun sonuna getirmiş olmasıdır.

Boyutlar, kıyametin kader düğmesinde yorulup solarken Rahman esmâsından yansıyan "Hünnes" ve "Künnes" hikmetleri yeniden varoluşlara ışık tutmaktadır.

Kıyamet'in astro-fizik tanımı

Kıyametin bu sûre içinde anlatılışına, kelime kelime astro-fizik tariflerini bir özetleyelim. Zira bu tarifler öylesine net ve açıktır ki, hiç bir yorum gerektirmeden ilk 11 âyet boyutlara, madde ve ötesini ve de manyetik eylem kudretini tanımlamaktadır.

a-) Güneş kör bir nokta (black holes) olunca; yani manyetik eylem boyutu arzın 4 boyutlu sistemine etkiye başlayınca ve sonra nasıl bir olay olduğunu, niçin Tekvîr-i Şems'in kara delik anlamı taşıdığını 2. âyet ve sonraki âyetler açık seçik dile getiriyor.

b-) Yıldızlar bulanıp solunca; yani 5. boyutun etkisi ile maddesel enerji ile varlıklarını sürdüren ışın ve maddeler 5. boyutun rüzgârına kapılmış gibi solmaya başlayınca...

Bu tanımın kara delikler civarında teşekkül eden manyetik şoka ne kadar benzediğini fark etmemek için gerçekten zihinlerin kör olması gerekir.

c-) Yine konuyu iyice kavramamız için Allah manyetik şokun etkilerini anlatmaya devam ediyor.

Dağlar yürütülünce:

Normalde dağlar arzın sıvı mağma tabakası üzerinde gayet silik ve yavaş hareket eder. Daha doğrusu arzın toprak kabuğu bu mağma dediğimiz ateş denizi üzerinde fark edemediğiniz bir hareket halindedir. Bu hareketin hızlanmaması için Allah bu mağma tabakası içerisinde birbirine ters yönde hareket eden manyetik akımlar yaratmıştır. Bu ateş denizinin (mağma) alt kısmında nikel ve kobaltın hakim olduğu bir manyetik akış, üst kısmında ise demirin hakim olduğu ters bir manyetik akışa sahiptir. Bu harika denge arz kabuğuna sükûnet verir. Kıyamette ise Güneş'ten başlayan manyetik şok mağmanın bu etkisini sıfıra indiriyor. 0 zaman arz kabuğu mağma üzerinde şiddetle akmaya başlar. İşte;

DAĞLAR YÜRÜTÜLÜNCE

Tanımı ve jeolojik ve fizik açıdan bu çok önemli gerçeği anlatmaktadır.

d-) Terkedilmez ilgiler bırakılınca: Âyetin iki çeşit anlamı düşünülebilir. Bu kargaşada insanların tüm ilgilerini kaybedip her şeyi terk etmeleri ve daha öz mânâ genel ilgi kaybıdır. Ancak âyetin bilimsel yorum sistematiği içerisinde 6. âyetle kıyas edildiği taktirde bu ilgilerin kayboluşunu gravidasyonun yani moleküler ilginin kaybolması şeklinde anlamak gerekir.

Kıyamet sırasında teşekkül eden manyetik şokun en büyük etkilerinden biri, moleküller arasındaki bağları yok etmesidir. 6. âyette bu tanımı çok açık bir şekilde göreceğiz. Ancak şimdi fevkalade önemli olan 5. âyetin bilimsel yorumunu yapmak istiyorum.

e-) Vahşet dirilince: Daha önce de değindiğim gibi bu âyette tüm vahşi hayvanların dirilmesi arzın ilk çağlardaki görüntüye girmesi akla geliyor. Ne var ki kıyamet seremonisi içinde ilk bakışta böyle bir manzarayı gözlemeyi düşünemiyoruz. Halbuki kara delikler üzerinde yapılan son araştırmalar manyetik şok veya daha bilimsel tanımı ile gravidasyon şoku sırasında bütün boyutların manyetik eylem boyutu tarafından yutulduğunu göstermiştir. 4. Boyut olan zaman boyutu da bu manyetik şok sırasında tersine dönerek yok olmaya başlar. İşte kıyametin en ilginç görüntüsü zamanın bu tersine sarılmasıdır ve biz kıyamette haşrı, vuhûşu, arzın milyonlarca yıl önceki dinazorlar devrini bir film görüntüsü gibi kıyamet sahnesini seyredeceğiz. Zaten Sûre-i Tekvîr'in en önemli mesajlarından biri bu âyettir. Zaman boyutunun tersine dönüp bir şerit gibi kara delik tarafından yutuluşunu bir ilim mucizesi olarak bildirilmesidir.

İşin ilginç yanı zaman boyutu böylesine geçmişten geleceğe doğru sarılırken, kendi yaşam filmimizi de göreceğiz. Bu yansıma 14. âyette bildirilen "Bir nefis ne hazırlamış olduğunu yanında görecektir" emri ile en açık şekilde ifade edilmektedir.

f-) Denizler kaynayıp tutuşunıca: İşte 4. âyette bildirilen ilgilerin terk edilmesinin bir sonucu denizlerde müşahade edilecektir. Manyetik şok moleküler ilgiyi yok ettiği için denizlerin temel yapısı olan oksijen ve hidrojen önce birbirinden ayrılacak sonra ise yeniden birleşecek böylece denizlerde şiddetli bir yangın çıkacaktır. Manyetik şokun çok büyük bir özelliği etkisinin nabız gibi azalıp çoğalmasıdır. Denirlerdeki olaylar bu özellikten gelişir. Şiddetli bir rüzgâr gibi gelen manyetik şok, bir anda oksijen ve hidrojeni ayırır. Sonra bilimsel tanımı ile sinizoidial bir safha gelerek etkisini en aza indirir. İşte o sırada oksijen ve hidrojen yeniden birleşme imkânı bularak denizlerde yangın çıkarır. Bu gerçeği âyet ifade ederken hem kaynayacak hem yanacak anlamına gelen Tescir-i bihar kelimesini kullanmıştır.

g-) Nefisler çiftleşince: Nefs kelimesi genelde iki anlam ifade eder. Hem kişiler hem de ruhun negatifi diye ifade ettiğimiz insan yapısının özel bir sırrı olan nefs. Burada nefsin ifade ettiği mânâ daha çok ikinci mânâsıdır. Yani tasavvufta bildiğimiz nefistir. İnsan yaşarken nefsi bir zar gibi ruhunun alt kısmını sarar. Ruhun beden yapısıyla ilgisini temin eder. İnsan ölünce ruh emr âlemine çekilir, yalnız bu noktada zara benzettiğimiz nefs, tek başına kalır ve kıyameti bekler. Haşr sırasında bu nefs ve beden vardır. Manyetik şokun etkisiyle nefs adeta ruhla arasında şiddetli bir cazibeye tabiî olur ve ruh yeniden gelip bedenle birleşir. İşte nefsin çiftleşmesi olayı budur. Burada çok ince bir hikmet vardır. Denizin suyundan dağlara, yıldızların solgunluğundan zamanın emilmesine kadar bütün maddesel yapılar ilgilerini kaybederken, acaba neden nefs her şeyin ayrılıp dağıldığı bir ortamda bir birleşme kabiliyeti kazanıyor?

Çünkü nefs ve ruh madde değildir. Madde yapısının özelliği olan 4 boyuta da mahkum değildir. Her ikisi de çok daha üst boyutlarda yaşayabilecek varlıklardır.

Bundan dolayıdır ki, her şeyin dağılıp yokluğa gittiği bir ortamda nefs birleşerek yeni bir dirilik kazanmaktadır. İşin çok daha önemlisi nefis ve ruhun birleşmesi fizikî açıdan öylesine sağlam bir yapı meydana getirir ki, bu yapıya takılabilen her şey bir tarz ölümsüzlük kazanır. Ve biz kıyamette zamanın bile yok olduğu bir ortamda dirilince eğer bu 7. ayetin hükmü olmasaydı parçalanır, dağılır giderdik. Halbuki ilahî hikmet dirilen insanı başka boyutlarda yeni bir hayata sevk edecektir. Bunun ilk şartı ise Tezvic-i nüfustur yani nefislerin birleştirilmesidir. İste konuyla bir alakası yokmuş gibi görünen 8 ve 9. âyetler bu gerçeğe çok ilginç bir açıklama getirmektedir.

h- Suali-Mev'ûde: Sizleri hangi suçunuzdan diridiri gömdüler? Sûrenin bu bölümünde tamamen bilimsel mesajlar verilirken birdenbire konu değişmiş ve mahşerden başka bir pasaj gündeme gelivermiştir. Ancak aslında bilimsel dizi bozulmamıştır. Cenab-ı Hak 7. âyette Tezvic-i nüfus yani ruhla nefsin birleştirilme olayını ve bunun verdiği ölümsüzlük sırrını anlatırken bize bilimin en zor bir noktasını hatırlatıyor. İnsan ve bedenin ölümsüzlüğünü bildirerek bu harika varlığa karşı saygıya davet ediyor.

İnsanın nefs ile ruh çiftleşmesi olarak ifade edilen özel sırrı, bunun bedene ölümsüzlük şeklinde yansıması nasıl bir olaydır?

Ruh bilindiği gibi ilahi bir ceryandır, beden ise maddesel bir varlıktır, dolayısıyla 4 boyutlu sistemin kuralları içinde değişime uğramaya bir tarz ölüme mahkumdur. Nasıl olurda bu iki unsur insan dediğimiz harika sistemde birleşir? Bir önceki âyette bunun önemi vurgulanmıştı. (Nefsin Ruhla Çiftleşmesi). İşte Cenab-ı Hak bu âyette çocuklarını öldürene, diri diri gömene onlara iman vermeyerek manevî ölümlerine sebep olanlara, çok şiddetli bir ikap ile "siz evrenin en kıymetli varlığını nasıl sıradan bir canlı gibi görüpde ona karşı ölümü düşünebiliyorsunuz?" Sorusunu gündeme getirmektedir. Çünkü insan maddenin ölümsüzlük kazandığı tek varlıktır. Ve onun taşıdığı sırda ilâhi bir damga vardır. Ona karşı işlenen suç Allah'a karşı işlenmiş bir suçtur. Kıyametin dehşet verici görüntüsünün perde arkasında Cenab-ı Hak'kın bu dirilik olayına verdiği önem çok net ve açıktır.

Allah, âdeta "Ey insanoğlu, siz kendinizi faniler âlemi olan dünyada fâni varlık mı sandınız? Size Teıvic-i nefs sırrı içinde öyle müthiş hikmet verdim ki: et ve kemik sandığınız vücudunuzun ruh nefs çiftleşmesi ile mânâya bağlanmış ve ölmezlik kazanmıştır. Nasıl bu kıyamet dehşetinde denizler kaynar, dağlar sonsuz süratle yüzerken, yıldızlar bulanıp güne; kör olurken dipdiri kalıyorsanız ve kalmaya devanı edecekseniz, mânânın ceryanı olmak kaydı ile sizin maddeniz bedeniniz bir et yı6ını değildir. O, benim bir mucizemdir evrenin her boyutunda maddesel bir ihtişamı temsil eden bedeninizle birlikte varlığınızı sürdüreceksiniz."O halde bir çocuk böyle bir hilkat harikasının temsilcisidir. Siz bunu yok etmeye nasıl kalktınız? Bunun hesabı çok ağırdır. Daha yüce mahkeme kurulmadan; bu yüzden, önce bu hesabı soracağım. Bu hilkat harikası yavruları nasıl öldürdünüz? Bunun cezası zaman düzleminin sonuna kadar azap çekmektir.

Yine aynı incelik içerisinde sorunun çocuklara sorulmasındaki ilahi murad: Yaradılışın güzelliğini ve ihtişamını bilen o yavrulara Allah dönerek "Siz hilkatın güzelliklerini seyreden varlıklarsınız bunlar size nasıl kıydı?" sorusunu yönelterek bu suçu işleyenlere karşı verilecek azabın şiddetini göstermektedir.

Cenab-ı Hak'tan ruh kanalıyla insana yansıyan ölümsüzlük sırrının bedene intikali ve biyolojik yapının ölümsüzlüğe kavuşması hikmeti, ilahi tecellinin bir özelliğidir. İlahi tecelli, sıfat sırrı içinde evrenlere yansıyınca boyutlar ve boyutlara intikal eden canlılar doğar. Ve bunlar Allah'ın takdir hükmü içinde belli bir yaşam kaderine sahiptirler. Ancak, ölüm değişim varlıkların tabiî olduğu boyutlar sistemi içinde zorunludur. Halbuki Allah'ın zat tecellisi bir noktaya yansırsa o mekanda boyutlara ait kanunlar geçerli değildir. Orada ölüm yoktur. İlahi iradenin sırrı içinde oradaki varlık ölümsüzlük kazanır.

Allah'ın Sûı-e-i Tekvîr'in kıyameti anlatan bilimsel mesajlar arasında 7. 8. ve 9. âyetlerin bildirilmesinin hikmeti "Ey insanoğlu bu sûrenin içinde fizik astrofizik ve boyutlara ait tüm yasaları seyrediyorsunuz. Ancak bunların ötesindeki hikmeti de bilmeniz gerekir. O da zat tecellinin kuralları ötesindeki hikmetidir. Yani siz ölümsüzsünüz. Maddenizi evrenler ötesine tasıyacaksınız. Bu sırrın anlaşılması sıfat tecellilerinin yasaları ile kavranması mümkün değildir.

İste Tekvîr Sûresi, madde ilimlerini özetlerken, ilmin ötesine taşan insan hikmetini de sergileyivermiştir.

Hani bir şeyi anlatır anlatır sonunda anlatmak istediğimiz konuları asıl ilmin özü daha ötelerdedir, diye bağlarsınız ya tıpkı onun gibi.

ı- Neşr-i Sühuf: Bu âyette özellikle inzal olduğu çağın çok ötesinde bilimsel bir kavram gelmektedir. Neşr-i Sühuf dış mânâsında görülen sahifelerin okunması olayı değildir. Çünkü sühuf’un kelime karşılığı kayıtlar demektir. Neşr ise tam anlamıyla açıklanma, bulunduğu gizli yerden çıkarılıp aşikâr edilme anlanıma gelir.

Aslında kıyamette kayıtların neşr olması tanımı çok ilginç bir vurgulamadır. Bugünkü bilimsel tanımla kaydolan şeylerin teyp bandı, ses bandı ve yazılardan ibaret olduğunu biliyoruz. Zaten Neşr-i Sühuf kelimesinin takdim şekli de kıyamette görüntüye gelecek hayat hikayelerinizin tümüne ait olayı ihtiva etmektedir. İlahi sistemde kayıtların bir çok merhalesi vardır. Yaradılışın dev kompütür merkezi demek olan Levhi Mahfuz bunların başında gelir. İnsanın genetik şifreleri cennette ve elestteki hayat maceramızın tümünün sesli ve sözlü kayıtları bunlardan bir kaç tanesidir. Ayrıca mezardaki hayatmızın da kaydı mevcuddur.

Mezardaki hayatımızın kaydı olayı pek çoklarınca bilinmemektedir. Bu vesile ile mezar hayatını da tanımamız gerekiyor. Çünkü bu neşrolan kayıtlar arasında, mezar görüntüsü de vardır. Ölüm dediğimiz olay, ruhun bedenden ayrılması ile başlamaktadır. Bu anda vücudun 4 unsuru çok özel bir operasyonla biribirinden çözülür. Aslında olayı bilimsel olarak düşünürsek bu çözülmenin ne kadar güç olduğunu fark ederiz. Çünkü insanda ruh nefs ve kalp gibi ayrı boyutlarda olan manevi yanlarımız vardır. Buna karşılık beden bütün bu manevi varlıklara tüm hücreleri ile birlikte kilitlenmiştir. Bu çözülmeyi sağlayan, Hz. Azrail dediğimiz özel bir melektir. Her melekte olduğu gibi özel ilimi ve enerjisi ile bu çözülmeyi bir anda sağlayıverir. İnsanlara yanlış yere telkin ede ede Azrail'i ürkütücü bir güç olarak tanımamız çok yanlış olmaktadır. Hiç bir canlının ölüm seramonisine bir gücün katılması söz konusu değildir. Çünkü diğer canlılar 4 boyutlu sistemin yasaları içerisinde ölümle birlikte yokluğa mahkum olmaktadırlar. Ve onların yapıları biyolojik maddesel bir sistemdir. İnsanın yapısı mânâ ve madde karışımı olduğu için bunun çözülmesine özel bir vazifeli gerekmiş ve Cenab-ı Hak bu görevi üstün ilim yetenekli Azrail'e vermiştir. Bir anlamda Azrail vücudumuzda madde ve mânâ ayrılırken müthiş bir azap geçirmememiz için Cenab-ı Hak'kın merhameti ile lütfettiği bir vasıtadır-. O görevli üstad bir bilim adamı olarak merhametle yürütür. Vücuddaki unsurların ayrılmasından sonra ruh, yüce kitabımızın emrettiği şekilde en üst seviyedeki boyutlardan kurulu emr alemine gider. Bedense bilindiği gibi toprağa intikal eder. Bu arada iki unsur kalp ve nefs'in durumudur. Kalp kendi özel mânâ ceryanı ile ruh ve nefs arasındaki dengeyi sağlar. Nefs ile, cesetin yanında, bir başka boyut sistemine aktarılana kadar beklemek durumundadır. Böylece nefs cesetle birlikte mezara intikal eder. Yeni bir boyuta geçmek için özel bir imtihanın vizesini almak zorundadır. Bu vize alınırken ceset ister topraktaki mezarda, isterse denizde veya parçalanmış olsun nefs hep oradadır. Aslında beden imtihana tabiî olmayacaktır, o çürüme faaliyetine devam edecektir. Mezarda imtihan olacak olan nefs'tir. Ve bu imtihan Münkir Nekir dediğimiz iki melek tarafından yapılır. Hayatta iken nefs yaptığı her şeyi konuştuğu, her sözü kendi imal ettiği zannındadır. Bu yüzden Münkir Nekir cesete dönerek soru sormaya başlar. Ve ilk sorusu tıpkı pasaport kontrolü gibi "Adın ne? " dir.

Bu soru karsısında biyolojik yeteneklerini yitirmiş olan bedenin cevap vermesi söz konusu değildir. Ruh'sa erişilmesi imkansız bir boyutlar sistemine girmiştir. Burada Cenab-ı Hak nefs'e ilk büyük dersini vermiştir.

"Hadi bakalım herşeyi kendin yaptın, yaparım sanıyordun adını söyle de görelim" der. Eğeı- nefs bu soruya cevap verecekse tek enerji kaynağı gönlüne müracaat etmesi gerekir. Gönlünde ceryan yoksa iman ve amel ceryanı ile gönül aküsünü dolduramamışsa konuşma yeteneğinin olmadığını fark edip kıyamete kadar susacaktır. Ve de her an adını söylemek bu kuvveti bulabilmek ızdırabı içerisinde kıvranacak. Çünkü Münkir ve Nekir her an seslerinin şiddetini arttırarak sert tavırlar ile soruyu tekrar etmektedirler. İşte kabir azabı dediğimiz yıllar ve hatta asırlar boyu süren sorgulama budur. Eğer nefs gönül aküsünden ceryan alıpta soruyu cevaplarsa bundan sonraki gelen soruları da bitirip Berzâh dediğimiz zaman tüneline geçer. Ve bir anda kendini kıyamete iki saat kala bir yerde, zaman düzleminin kıyamet noktasında bulur.

İşte Neşr-i Sühuf sırasında bu görüntü de ekrana gelecektir.

Neşr-i Sühuf sırasında Lev-i Mahfuz'dan yansıyan kayıtların şüphesiz ki en çarpıcı olanı dünya hayatımıza ait bölümlerinin yüce mahkeme ekranına yansımasıdır. Bu ekranda iki tarz görüntü seyredeceğiz. Birinci tarz görüntüde dünya hayatımıza ait bütün yaşantımız bir video bandı şeklinde seyredilecektir. Bu seyir zaman boyutunun yıkılması nedeni ile çok süratli bir şekilde cereyan edecektir. Geçirdiğimiz imtihanlar çok önemli olan günah ve sevaplar ekranda daha bariz görülecektir. İkinci ekranda ise bir tarz hesap hülâsası cetvelini seyredeceğiz. Burada günahlardan aldığımız menfi puanlar yanında ibadetlerden ve sevaplardan aldığımız müspet puanların bir tarz sayısal değerini göreceğiz. Ayrıca bu ekranda günah ve sevap puanlarımızın sonuç rakamı ortaya çıkacaktır. Bir tarz elektronik terazileme işlemi görülecektir. Bir taraftan hayat video filmimizin seyri bu ekrandaki mizan hesabına elimizin ayağımızın ve dilimizin şehadetini temsil etmektedir.

Sırası gelmişken bu ekranda çok önemli olan sevap ve günah puanlan hakkında birkaç örneğe temas etmek istiyorum. Pek çok âyet-i kerîmenin açık emirlerinden anlıyoruz ki, en yüksek menfi puan, gurur ve buhülden alınmaktadır. Gururun yaşamdaki etkisi ve tezahürü; kibir, başkalarını küçük görmek ve topluca insanlara sevgiyle yaklaşmamak demektir. Buhülde yine gururla gelişen hiç kimseye yardım etmemek, kendinden başkasını düşünmemek, cimri olmak demektir. Bu iki günahtan daha yüksek menfi puan alan bir başka günah yoktur. [S. Vakıa, S. Hadid, S. Leyl]

Sevap puanlarına gelince: Üç temel sevap en yüksek müsbet puan getirir. Bunlardan birincisi Cenab-ı Hak'kın güzelliğini hem yarattığı her varlıkta, hem verdiği her kaderde görüp tasdik etmek (Hüsna-i tasdik) ikincisi namaz, üçüncüsü infaktır. İnfak bilindiği gibi sınırsız bir yardımlaşma demektir. Şüphesiz ki yüce kitabımızda emredilen ibadetlerde ve salih ameller dediğimiz yüce bir ahlakta müsbet puanların temel kaynağıdır. Kur'ân'ın bu temel ilkelerini gözardı ederek kendimize has günah ve sevap listelerini çıkarıp ona göre kendimize cennet, başkalarına cehennem tayin etmekteki hatamızı işte kıyamette sahifeler neşredilince bu ekranda pek açık bir şekilde seyredeceğiz. Kur'ân'ın yüzlerce âyetinde emredilen salih amelleri görmezlikten gelmenin vahim sonucu, ilahî ekranın hüküm hanesine yansıdığı zaman aklımızı başına getirecektir. Âyetin Neşr-i Sühuf olarak vurguladığı gerçek, bize dünyada iken bu husûsu hatırlatmasıdır.

i-) Keşt-i Sema: Keşt-i sema, semanın sıyrılıp, soyulması anlamına gelmektedir. Bu tanım gök yüzüne baktığımız zaman bir boşluk gibi seyrettiğimiz uzayda bir zar gibi boyutların açılışını temsil etmektedir. Birinci âyetten bu tarafa boyutların yıkılması tanımını keşt-i sema ile bütünleştirmek Kur'ân ilminin ve lisanının harika bir tanımıdır. 9'uncu âyetten 11. âyete kadar olaylar bir manyetik şokun dört sistemli boyutu yıkışını temsil etmektedir. Bu hadise zuhur ettiği zaman eğer olay burada bitse idi evrenlerin bu bölgesinde mutlak bir yok oluş meydana gelecekti.

Halbuki ruh ve nefs çiftleşmesi dolayısıyle ölümsüzlük sırrına kavuşan insan, bir başka boyut sistemine yansımalıdır. İşte Allah yıkıları dünyadaki insanın yeni bir boyut sistemine geçişini sağlamak için semanın, uzayın yeni bir perdesini açıyor ve bu gerçeği tanımlamak içinde yeni boyutun ortaya çıkışını bir sıyırma, bir perdenin açılışı şeklinde tanımlıyor. Artık kıyamet sahnesinde "baas" dediğimiz yeni dirilişin senfonisi başlayacaktır ve yeni boyutlar bu evrenin nazlı varlığı insanı kucaklayacaktır. Ancak yeni boyutlar sistemine intikal edecek nefs ruh çiftleşmesiyle meydana gelen insanın, bu yeni sistemde var olabilmesi için özel koşullar vardır. Ruhun bir zar gibi sarıldığı nefs hiç bir yerinde pürüz göstermemelidir ki, ruh nefsle birlikte bu yeni boyutlar sisteminde yaşayabilsin. Çünkü ruh tek başına kaldığı an ruhlar alemine (Emr alemine) yansır ve artık onda kimlik bile bulmak mümkün değildir. Bu yüzden ruh, yeni boyutlar sisteminde nefsle birlikte yaşayabilmek zorundadır. Ancak zar benzetmemizde olduğu gibi nefs'in ince bir tül perde gibi ruh'a intibakı şarttır. Eğer nefs, bu tül gibi zarif inceliği kazanmamışsa; yumru yumru çıkıntıları, diken gibi sıkıntıları varsa ruhu kavrayamayacak ve bu harika boyutlar sisteminde yaşayamayacaktır. İşte Allah evrenin bu harika varlığı insanı, boyutların sonsuz güzelliklerine yansıtmak için nefslerin bütün bu pürüzlerine yok edecek muhteşem bir arınma laboratuvarı yaratmıştır: "Cehnennem". Mânâ bilimlerinde cehennemin hilkat sırrı ve amacı böyle tanımlanır. Nitekim sûrenin baştan başlayarak bu noktaya kadar getirdiği ayetlerde ahiretin kilit sırrı olan cennet ve cehennemi böyle bir keşt-i sema perdesi arkasından göstermektedir.

Cenab-ı Hak "Ey insanoğlu ben sizi yaratılışın bu harika sırrı içinde varattım. Sonsuz boyutlarda ölümsüzlüğün mutluluğuna eriştireceğim. Ancak, bunun diyeti: nefslerin arınması ile mümkündür. Dünya imtihanını vermedikçe bu akıl almaz güzelliğe er-işemezsiniz. Çünkü bütün varlıklaı- kişilik kazanmak için bağlı bulundukları nefs'e benzer yanları dolayısıyle. faniliğe mahkumken ben sizi ebedi kıldım. Benim sonsuz güzelliklerimi seyredebilmeniz için kendi kişiliğinizi nefs'in gururundan arındırmanız gerekiyor. Çünkü ölümsüzlük ve mutluluk Allah güzelliğinin seyri ile paralel giden bir sırdır. Bu sır hiç bir parazitin varlığına tahammül edemez" sırrını bize anlatmakta cennet ve cehennemin perdelerini aralamaktadır.

Cehennem

j-) Tes'iyr-i Cahîm: Boyutlar sisteminin yeni dünyası yeni mekanları keşt-i sema ile açılınca; asıl görüntüye gelen mânâ âleminin güzellikleri dolayısıyle bunların bir parçası olan cennettir. Âyet sırasında önce cehennemden bahsedilmesi biraz önce anlatmaya çalıştığım nedenlere dayanır. Yani mânâ âleminin bu erişilmez güzelliklerine yansıyabilmek için; pürüzsüz, arınmış nefs zorunluluğunu gözler önüne getirir. Tes'îyr-i Cahim, yani cehennemin çalıştırılması tanımı, o ana kadar cehennemin hazır fakat çalışmayan bir varlık olduğunu göstermektedir. Cehennem laboratuvarının marş düğmesine basılıp faaliyete geçmesi olayı, ancak kıyamette görülerek ulaşılabilecek bir sistemdir. Cennet elest meclisinden hemen sonra yaratıldığı halde, cehennem belli bir hizmeti yapmak üzere kıyamette gündeme gelmektedir. Cehennemin nasıl bir yapıyı temsil ettiği elbetteki tam anlamıyla bilinemez. Cennet ve cehennem üzerindeki bütün tanımların ancak bir benzetme olduğu efendimiz tarafından emredilmiştir. Ancak cehennemdeki azapların çeşitli âyetlerde bildirilen benzetmelerini göz önüne alarak cehennem kavramına yaklaşabilmemiz mümkün olur. Cehennem üzerinde bilmemiz gereken kavramları ben altı madde halinde özetlemek istiyorum.

1-) Cehennem nefs'i arıtan güçlü bir yüksek enerji laboratuvarıdır.

2-) Bu laboratuvarın görevlileri özel meleklerdir. Ve nefsin her türlü hastalığına göre ayrı bölümlerde, farklı sürelerde tedavi yapmaya mezundurlar. Bir nefs Cenab-ı Hak'kın sonsuz güzelliklerini temsil eden boyutlara gidebilmek için ya dünyadan tam arınmış gelecektir veya cehennem laboratuvarının çeşitli bölümlerinde Kur'ân tanımı ile devirler boyunca arınmaya tabi tutulacaktır.

3-) Cehennemin kullandığı enerjiye gelince: Biçim bakımından çağımızda cehennemi kavramak daha kolaydır. Çok önemli bir âyet "cehennemin yakıtı taş ve insanrlardır" âyetidir. 14 asır önce özellikle taşın yakıt olması düşünülmesi imkânsız bir sorunken, nükleer enerjiyi öğrendiğimiz çağımızda bir taş parçasının çekirdek reaksiyonlarına girdiği zaman ne denli enerji verdiğini kolayca anlayabiliriz. Mamafih bu benzetmenin ışığı altında cehennem bir nükleer enerji fırınıdır da, demek istemiyoruz. Çünkü cehennem bizim bildiğimiz boyut sisteminin dışında özellikler taşıyan bir enerji laboratuvarıdır. Madde evrenlerinin yaratıldığı anı düşünürsek, ilahi kudretin yansıması ile enerjilerin nice korkunç sistemler oluşturduğunu biliyoruz. Hatta madde evreninin ilk kuruluş anında bu şiddetli enerjilerin zaman zaman maddeleşerek zaman zaman çılgın etkili ışınlar haline geçerek farklı etkilerle galaksilerin haritasını çizdiğini hatırlarsak, cehennemdeki büyük yangının nefsleri nasıl şeffaflaştırıp, arıtacağını daha iyi anlarız.

4-) Cehennemin özellikle insanı yakıt olarak tayin eden özelliği ise nükleer enerji kavramından daha ötede müthiş bir tanımdır. Özellikle nefslerdeki gurur dediğimiz manevi çıbanın cehennem laboratuvarındaki enerji fırtınasını büsbütün hızlandırdığı kesindir. Hatta yüce kitabımız bu olayı yandıkça ateşi artan alev olarak tanımlamaktadır. Cehennemde kalma sürecini şiddetle uzatan nefsin derinlerindeki bu gurur mayasıdır.

5-) Nefs madde ötesi bir varlık olduğu için onun bir enerji laboratuvarında yok olması söz konusu değildir. Ancak ona bağımlı olan bedenin de 7. âyetin yorumunda açıkladığımız gibi eriyip yok olması düşünülemez. Bu hengamede bedenin belli bir oranda elektron dengelerine ihtiyacı vardır ki, bunu sağlayacak özel madde ayette bildirilen "Darığ" unsurudur. Nitekim âyet bu maddeyi tanımlarken ne doyurur, ne besler diye ifade etmiştir.

6-) Cehennemin çok özel hassas laboratuvar kompütürleri arınan nefs'i tesbit edip cennetin özel bir bölümüne ışınlar. Orada, bu nefs'e aldığı aşırı enerjiden doğan yıpranmaları giderici bir operasyon uygulanır. Hadis-i şerifte bildirilen özel bir cennet ırmağına konma hikmeti budur.

Tekrar edelim ki dünya yaşamında ve onun asıl tohumu olan elest meclisinden getirdiğimiz yanlışlar mutlaka mânâ âleminin bu temel vizesinden geçmek zorundadır. Dolayısıyle cehennem azabı kula uygulanan haşa bir trajik ceza unsuru değil, aksine onu saflaştırma operasyonudur. Bir çok İslâm âlimleri cehennemin sonsuza kadar sürüp sürmeyeceği üzerinde tartışmışlardır. Kur'ân âyetleri zarif bir incelikle cennet ikramından bahsederken ebedi kelimesini kullandığı halde yani ölmezlik, bitmezlik kavramını getirdiği halde cehennem azabı için bu kelime yerine devirler boyu demek olan "Halidûn" kelimesini seçmiştir. Devirler boyu tanımı Arapça’nın geniş etimolojik sırrı içinde ebedilik ifade etmez. Muhîddini Arabî Hazretleri "Bir devir gelecek veyl deresinde dere otlan bitecektir, açacaktır" anlamına gelen bir hadisi nakletmektedir. Ve buna bağlı olarak ta, azabın belli bir devir sonunda biteceğini öne sürmüştür.

Cennet

k-) İzlaf-ı cennet: Genelde cennet yaklaşması diye tanımlanan bu âyette bu yaklaşımın bir mesafe yaklaşımı olmadığı bizzat "Üzlifet" kelimesinden anlaşılmaktadır. İzlaf iki sevgilinin birbirine duyduğu hasretle yaklaşım, bağrını açmak gibi anlamlara gelir. Arınmış nefs cennete, cennet arınmış nefs'e hasrettir. Keşt-i sema dediğimiz boyut perdesinin açılmasıyle arınmış nefs "Üzlifet" sırrı içinde cennete ışınlanır.

Cennet kavramını, emr aleminin unsuru olan ruhun nefsle perdeleşerek ruhlar aleminden farklı bir başka mekânda Allah güzelliklerinin seyir mutluluğuna erişmesi olarak özetleyebiliriz.

Ancak cennet hazzının anlaşılabilmesi için yine bazı özet kavramlara ihtiyacımız vardır.

1-) Cennet boyut sistemi açısından tamamen değişik bir mekândır. Yüce kitabımızda bu hikmet "Altından ırmaklar akan cennet" tanımı ile yüzden fazla tekrar edilmiştir. Cennetin en dış kavramı ile bir güzel şehir gibi, sayfiye gibi tanımlanması gerekse "içinden nehirler akan" cennet diye tanımlanması gerekir. Altından ırmaklar akan tanımı ise cennet mekanının bizim bildiğimiz dünya mekanına hiç benzemediğini açıkça bildirmek için kullanılmıştır. Bu tanımın ilk düşündürdüğü kavram bizim cennetin uzayında olmamız, düşüncesidir. Aslında, cennet yaşamı; cennetin uzayında yasamak biçimi de değildir. Cennet boyutunun bir özelliğidir. Cennet mekanı o kadar değişiktir ki; o mekanı yansıyan insan cennete ait bütün güzellikleri hem etrafında seyredecek, hem de bir tarz kuşbakışı seyredecektir.

2-) Cennette inananların lütuflara mahzar olacakları yerlerde çok ilginç tanımlarla değişik biçimde anlatılmıştır. Daha evvelki semavi kitaplarda çok güzel bir bahçe niteliğinin ötesinde cennet boyutlarına ait hiç bir kavram yoktur. Yüce kitabımızda ise çeşitli âyetlerde cennetin bu bilimsel tanımı gelmektedir. Yukarıda arz ettiğim gibi "Altından ırmaklar akan cennet" kavramı ile bu değişik boyut sistemi tanımlandıktan sonra bütün evrenlerin, farklı mekanların, cennetten seyredilebileceği bildirilmiştir. Bu durumda cennetin mekanındaki bir özellik: Allah güzelliklerini seyrettirme hususiyetidir. Yüce kitabımız bu seyri sağlayan mekana "Erike" tabirini vermektedir. Demek ki cennet evrende özel boyutlarla donatılmış değişik bir mekan olmakla kalmayıp, sonsuz âlemlere ve boyutlara açılan muhteşem bir görüntüyü temsil eder.

3-) Cennetin büyüklüğü hatta katları da kavranması çok zor hususlardır. Yine bu değişik boyutta oluşu nedeni ile cennetteki mesafeler dünya mesafelerine hiç benzemez. Cennette bulunan bir müminin milyonlarca ışık yılı mesafedeki bir varlığı görmek istemesi anında aradaki mesafe bir an da siliniverir. Farklı cennetler kavramı ise mesafeler açısından düşünülemez. Allah güzelliklerinin idraki ve seyredilmesi açısından farklı cennetler söz konusudur. Çeşitli âyetlerde farklı cennet isimleri cennetin birbirinden farklı boyutlar ve mekanlarla zengin bir âlemler sistemi olduğunu göstermektedir.

Özellikle Sûı-e-i Vakıa'da ayrıntıları anlatılan ADN cennetleri cennet mekanlarının sayısını adeta sonsuzlaştırmaktadır. Bu durumda madde dünyasındaki galaksi sistemleri gibi sayısını yanlız Allah'ın bileceği cennet mekanlarının varlığı aşikardır. Bu mekanların her birinde boyutlarında değişik olduğunu düşünürsek Allah güzelliğinin bu sonsuz cennet sahifelerinden seyredilmesi cennet hayatındaki ihtişamın anlatılması imkânsız sırrını temsil etmektedir. Nitekim yine sûre-i vakıa'da bu cennetlerdeki yaşam koşullarının birbirinden güzel yanı açıkça belirtilmiştir.

Rahman sûresinde "Müthemmetan" âyeti ile ifade edilen yeşilin sonsuz tonlarını simgeleyen cennet tanımından da anlıyoruz ki, bir tek cennet mekanının dahi farklı güzelliğini idrak etmekten aciziz. Allah aynı sûrede çift cennetler tanımını getirerek cennet mekanlarının arasında hem farkı hem ahengi dile getirmektedir. Bu sonsuz mekanların hangisinde hangi ilâhî hazzı alabilme imkanını ise Cenab-ı Hak kulun gönlündeki Allah sevgisi ile ahenkleştirmiştir. Nitekim Vakıa sûresinde Allah kullara "Adn cennetlerinde bana daha yakın olmak için yarışın" diye emretmektedir.

4-) Cennetteki yaşam tarzına gelince: Yüce kitabımızın bir çok âyetlerinde çok açık bir şekilde bildirildiği gibi cennet hayatınız tıpkı dünya hayatımız gibi; beden, ruh, nefs ve gönül dörtlüsü ile birlikte devam edecektir. Bu nedenle de gönül Allah güzelliğini seyrederken hem akıl almaz bir sevdanın hazzını yaşayacak hem de nefs ölmezliğin, mutluluğun neşesini bulacaktır. Çeşitli cennet mekanlarında bu mutluluk ve hazlar kabiliyetimize göre değişiktir. Cennet-i Me'vâ'da nefs ağırlıklı mutluluk, ADN cennetinde gönül ağırlıklı ilâhî haz söz konusudur. Müthem-Metan (yeşil cennetler) de ise ruhun ilâhî coşkusu ön plandadır.

5-) Cennette önemli bir merak konusu da; dünyadaki dostluklar ve yakınlıkların (evlat, eş) cennette devam edip etmeyeceği konusudur. Bunun temel koşulu ikidir. Birincisi iki kişi arasındaki dostluğun veya akrabalığın devamı için o iki kimsenin de aynı cennet mekanına gidebilmesi imkânıdır. İkinci koşul ise dünyada var saydığımız sevginin gerçek olması şartıdır. Çünkü cennette herhangi bir kimseyi dostumuz olsun veya İslâm yücelerinden biri olsun görebilmemiz için sevgi enerjisine ihtiyacımız vardır. Zira cennet mekanında herhangi bir kimse çevrede bulunanlar tarafından görülemez. Ancak aralarında bir sevgi varsa birbirlerini seyredebilirler, birbirleriyle konuşabilirler. Aksi halde bir görünmez adam gibi onların farkına bile varmayız. Eşlerin durumu bu açıdan fevkalade ilginç bir özellik göstermektedir.

Dünyada gözlerimizi kaparken birbirimize karşı ne kadar sevgi taşıyorsak cennete aynen yansıyacağız. Bu kural özellikle eşler için çok geçerlidir.

6-) Eşleri bile manevî değer açısından paralelleşmemiş ya da sevgisini yitirmiş eşler için, Huri veya Gılman seçme hakkı vardır. Bilindiği gibi Huri, kadın eş yerine, gılman erkek eş yerine insan özelliğinde yaratılmış özel varlıklardır.

7-) Cennetin dünyaya nazaran en büyük özelliklerinden biri; bu mekanda maddî mekanlara benzeyen bir cazibenin olmayışıdır. Bu açıdan beslenme sorunu enerji tüketimi gibi sorunlar olmadığı gibi biyolojik yapımızın yıpranması da söz konusu değildir. Yüce kitabımız bu gerçeği, cennetteki nimetleri açıklarken hep meyvaları öne alarak bildirmektedir. Bilindiği gibi dünyada beslenme enerji ihtiyacından doğmaktadır. Aldığımız besinlerden elde ettiğimiz enerjiyi çok büyük kısmını arz cazibesine karşı koyabilmek için harcarız. Bu ihtiyaç kalkınca da gerekli enerji vücudun moleküler dengesini sağlamaktan ibaret kalır. Cennette meyvalarını varlığı bu sırrı ifade etmektedir. Çok önemli iki cennet özelliği de duygu sistemlerimizin cennet hazzına topluca iştirakidir. Yani cennette bir üzümü görüp yediğimiz zaman hem devamlı suretle renk değiştiren manzarasını, hem harika kokusunu hem de müziğini fark edeceğiz. Ayrıca ona dokunmaktan büyük zevk alacağız. Cennet mekanında cazibenin olmayışı hatıra gelebilir ki değişik bir denge rahatsızlığı meydana çıksın. Halbuki yüce kitabımız "Erike" dediğimiz cennet mekanlarında seyir halinde iken bir takını manyetik denge yastığı diyebileceğimiz rahatlatıcı hikmetten söz etmektedir. Bundan anlaşılıyor ki cennette cazibe sorunu olmamasına karşılık hiçbir rahatsızlık hissetmeyeceğiz.

8-) Cennette zaman boyutu da çok ilginç bir hal olacaktır. Dünyada iken hayatımızın tümüne hakim olan zaman boyutu cennette silik bir estetik rolü oynayacaktır. Yani biz zamana tabi olmayacak onu olayları sıralamakta, seçmekte bir vasıta olarak kullanacağız. Cennetteki boyutlar sistemi öylesine de6işiktir ki, zaman ve mekanın dünyadaki kafes rolü temelli kaybolduğunda bu boyutlarda artık bir yere gitmek yahut bir olayı seyretmek alıştığımız şartlara hiç benzememektedir. Bir cennet güzelliğini seyrederken kaç saat veya kaç gün seyr ettiğimizi fark etmemiz mümkün değildir. Orada fark edeceğimiz şey o güzelliğin derinlerine ne kadar inebileceğimiz olayıdır. Bu yüzden de gerek zaman düzlemindeki bu zarif uyum, gerekse Allah güzelliğinin sonsuz boyutlardaki raksı insanlara monotonluk dediğimiz tek düze hissini hiç vermeyecektir. Cennete ait çeşitli âyetlerin yorumlarını SÛRE-İ TEKVÎR'İN YORUMU' nun bastığı muhtelif eserlerimizde ayrıntıları ile anlattım. Cennetin halk olmasındaki asıl murat, Allah güzelliklerini gerçek bir idrak içinde seyri olduğu için buradaki en ufak bir teferruat dahi akıllara durgunluk veren bir zerafeti temsil eder.

Cennet halen bütün güzelliği ile mevcuttur. Nitekim yorumunu yaptığımız bu âyet Cehennem için faaliyete geçirildiği zaman tabirini kullanırken cennet için yaklaştırıldığı zaman tanımını kullanmaktadır.

9-) Cennetin bulunduğu boyut ve mekan da gerçekten merak konusudur. Âdem'den bu yana insanlar asıl yurdu olan cennetle dünya arasında nasıl bir ilginin ya da mesafenin bulunduğunu arayıp durmuşlardır. Gerek bu sûrenin tefsirinde, gerekse Kur'ân'daki diğer sûrelerin tefsirlerinde cennet mekanının beşinci boyuttan sonra başladığını görmüş bulunuyoruz. Bu durumda cennetle aramızda bir mesafe tayin etmemiz mümkün değildir. Daha doğrusu cennet boyutu metre ile ölçülmez ki, aramızda şu kadar mesafe var diyebilelim. Bu mesafe hem sonsuzdur, hem sıfırdır. Daha pratik bir tanımla milyarlarca ışık yılı gitseniz cenneti bulamazsınız. Ama elinizi uzatsanız cennete erişebilirsiniz. Yani manyetik boyutu aşmak koşulu ile. Yine bu sûrede manyetik boyutu aşmanın tanımını Allah Keşt-i sema âyetinde bildirmiştir. Şehitler otomatik olarak bir saniyede, bir anda cennete yansır. Yüce veliler de beşinci boyutu aşarak cennete yansır. Ayrıca her mü'min ölürken cennet yakınında gösterilecek, ancak mü'min kıyamet gününe kadar Ledün âleminde o günü bekleyecektir.

k-) "Bir nefs ne hazırlamış olduğunu yanında görecektir."(Âyet: 14) Bu harika tanım da kıyamette meydana gelen olaylar karşısında insanın hayat bandını aynen seyredeceğini dile getirmektedir. Bu âyette iç içe iki bilimsel hikmet vardır. Birincisi Neşr-i sühufa bağlı olarak yaşamını bütün ayrıntılarıyla banttan seyretme olayı, ikincisi ise Haşr-ı vuhuş'a bağlı olarak kara deliğin manyetik şok etkisi ile zamanın geriye sarılması sırasında kendi hayatını çok kısa bir süre içinde yeniden yaşaması. Daha önce değindiğim gibi kıyamette taa dinazorlardan bu yana arzın zaman şeridi ters sarılıp bütün hayat sahnelerini seyredeceğiz. Elbette kendimize ait şeridi de zamanın bu sihirli dönüşü içinde aynen yaşayacağız. Kur'an'ın bilimsel mucizesine bakınız ki, Allah bir hesaplaşmasının özeti olan âyette herkes amelinin karşılığını görecektir demiyor da "akzeret" kelimesi ile yaşamın tümünü temsil eden hayat öyküsünü yanında görecektir, buyuruyor. Sühhuflar neşr olurken tövbe yoluyla af gören günahlar banttan silinmiş olacak ancak bir zaman şeridinin tersine döndüğü hayat öykümüzü yaşarken yanlız kendimiz bütün hayatımızın eksiksiz bir defa daha seyredeceğiz. Dolayısıyla günahlarımızın aff oluş şeklini de gözleyeceğiz.

Kıyamet

Sûre-i Tekvîr'in buraya kadar olan bölümü ilk inzal olan bölümüdüı-. Kıyamet olaylarını dile getiren bu bölümde çok ilginç bir mesaj silsilesi vardır. 1 ila 14.ncü âyetler bir yandan kıyameti anlatırken, bir yandan küçük kıyamet diye tanımlanan ölümü de dile getirir. Ayrıca yine âyetler belli sıra içinde kıyametin belirtilerini de perde perde bildirmektedir. Şimdi bu açıdan bu ilk 14 âyetin yorumunu yapmak istiyorum.

Âyet 1: Ölüm yaklaşırken bedenin güneşi misali olan akil bir nokta üzerinde toplanarak kararmaya ve niteliklerini kaybetmeye başlayacak daha doğrusu beynin yönetim kudreti zaafa uğrayacak.

Aslında biyoloji akıl, beyin ve ruh üzerinde isabetli bir ayırım yapamadığı için insan yeteneklerinin de gerçek merkezlerini tayin edememiştir. İşitme görme, konuşma ve hareket edebilme gibi temel hayat işlevlerinin merkezleri beyinde belli olmakla beraber bunun dışında bir çok biyolojik olayların yönetimi ve merkezleri bilinmemektedir. Beyin haritaları üzerinde gösterilen bir takım merkezler tamamen hayalidir. Nitekim alnın hemen arkasına düşen beyin bölgesinin zeka merkezi olarak ilan edilmesinden on yıl sonra beyin tümörleri nedeniyle bu bölge tamamen çıkarıldığı halde hastada bir zeka geriliği görülmemiştir. Zaten beynin en esrarengiz yeteneklerinden biri dokulardaki biyolojik ahengi yürütmesidir. İşte ölüm anında ilk kaybolan bu ahengin disiplinidir. Yani insan ölmeden önceki saniyelerde şuuru hatta hareket kabiliyeti aynen devam etse bile bu biyolojik yönetim kabiliyetini kaybeder.

Âyet 2: Yıldızların sönmesi olayı organların beyinle olan irtibatlarının biyolojik açıdan takatını yitirmesini temsil eder.

Âyet 3: Dağların yürütülmesi nefsin bedenden kopma hazırlıklarını dile getirmektedir. Nefs organlarının durumunu hatta yerlerini bile tayin edemez olur. Sanki uzuvlar hareket ederek nefs'ten uzaklaşmaktadır.

Âyet 4: Ta'tîl-i İş'ar yani her şeyin terki yine ölüm anında reflekslerin sıra ile kaybına işarettir ki, bunun en mühim örneği gözdeki reflekslerin zayıflamasıdır.

Âyet 5: Haşr-ı Vuhûş, nefsin son anda bütün vahşeti ile ortaya çıkmasıdır. Bu yüzden şeytan ölüm anında nefsi çok kolay yakalar.

Âyet 6: Tescir-i Bihar ise yani denizlerin kaynayıp alevlenmesi olayı ise ölüm anında vücud sıvı dengesinin karman çorman olmasını temsil eder.

Âyet 7: Tezvic-i Nüfus, ölüm anında nefsin şeytanla çiftleşmesi olaydır. Şüphesiz kâfirlere ve münafıklara has bir tanımdır. Mü'minin nefsi ise ölüm anında gönülle çiftleşir.

Âyet 8-9: Sual-i Mev'ude, ölüm anında herkese imanım nasıl kaybettiğinin hesabının sorulmasını temsil eder. Gönül Yusuf'unu nasıl kuyuya hapsettiğinin hesabı, son anda, mutlaka herkese sorulacaktır. "Hangi suçunuzdan canlı canlı gömüldünüz" sorusu ise pek açık bir şekilde "İmandan ne kötülük gördünüz" ki onu katlettiniz anlamını taşımaktadır.

Âyet 10-11: Ölümden önce evvela Neşr-i Sühuf sırrı ortaya sıkacak yani tüm günah belgelerimiz açıklanacak. Hayatında kâfir bile yaşamış olsa yâni neyin günah neyin sevap olduğunu bilmese bile 11. âyette bildirilen Keşt-i Semâ sın-ı ile bütün perdeler açılıp gerçek gösterilecektir.

Âyet 12-13: Yine ölüm anında mü'mine cennet yaklaştırılacak, dolayısıyla mü'min ruhunu teslim ederken büyük bir neşe duyacaktır. Kâfir ise cehennem azabını sezecek, iki çeşit ölüm acısı çekecektir. Bundan dolayıdır ki kâfirin ölümü gerçekten yürekler acısıdır.

Âyet 14: Yine ölüm anında hepimiz hayat öykümüzü bir şerid gibi seyredeceğiz. Kendinden bile sakladığı duyguları, isyanları, bir bir gözünün önüne gelecektir.

Kıyamet alâmetleri

Kıyamet belirtileri açısından sûrenin yorumuna gelince:

Daha evvelde değindiğim gibi kıyamet belirtileri açısından sûredeki âyet sıraları tersine çalışır. Yani güneşin Tekvîr olması en son kıyamet belirtisidir. Bu bakımdan sondan başlayarak kıyamet belirtilerini özetlemeye çalışacağım.

Âyet 14: Kıyamete yakın günlerde insanlara ait pek çok gizli duygular bilimsel olarak açıklanabilecektir. Gerek psikanalizler, gerek yalan makinaları, gerekse bir takım ilaçlarla insanların bilinç altlarının açıklanması bunlardan bir kaç tanesidir.

Âyet 13: Cennet yaklaştırılınca tanımı; kıyamet belirtileri bakımından mü'minlerin imanları pek makbul sayılacaktır. Yani kıyamete yaklaştıkça mü'minler iç dünyalarında da çok mutlu olacaklaı-, dış görünüşleri ve çevreden gelen rahatsızlıkları ne olursa olsun onlar hep gönül mutluluğu içinde hayatlarını sürdürecektir.

Âyet 12: Kıyamete yakın günlerde mü'min olmayanlar tanı bir cehennem hayatı yaşayacaklardır. Mutluluk yeryüzünden adeta süngerle çekilmiş gibi olacak, yanlız mü'minlerin gönüllerinde kalacaktır.

Âyet 11: Keşt-i Sema yani semanın sıyrılması olayını halen yaşamaktayız. Uzaya gidişi yani atmosferin üstüne çıkışı işaret etmektedir.

Âyet 10: Neşr-i Sühufun kıyamet belirtisine gelince; kıyamete yakın günlerde insanlar yaşadıkları hayatı tekrar seyredeceklerdir, bu da çağımızda yaşadığımız video bandını temsil etmektedir.

Âyet 9-8: Kıyamete yakın günlerde çocukların ve gençlerin imanlarının katledilme olayının, ayrıca kıyamete yakın günlerde kitle imhaları sırasında çocuklara yönelik saldırıların çoğalacağı ve uluslararası kuruluşlar tarafından konunun gündeme geleceğini işaret etmektedir.

Âyet 7: Kıyamete yakın günlerde nefislerin çiftleşmesi olayı grup sekslerine kadar her türlü cinsel aşırılığı haber vermektedir.

Dikkat edilirse 14 âyetten bu tarafa kıyamet belirtilerinin çoğunu yaşıyoruz. Ve çağımız 6. âyete kadar olan bölümün damgalarını taşımaktadır. Fakat 6. âyetten 1. âyete kadar olan işaretler henüz belirmemiştir.

Âyet 6: Kıyamete yakın günlerde denizlerde belki de arzın çatlaklarına paralel olarak büyük yangınlar olacaktır. Bu yangınların iki önemli arz çatlağı üzerinde yani [Atlantik'ten Ümit Burnu'na doğru Batı'da ve de Alaska'dan Güney Amerika ya doğru doğudaki deniz bölgelerinde] olması muhtemeldir.

Âyet 5: Haşr-ı Vuhûş kıyamete yakın günlerde hem yönetimlerde, hem toplumlarda akıl almaz bir vahşetin hüküm süreceğini haber vermektedir.

Âyet 4: Ta'til-i İş'ar kıyamete yakın günlerde Muhiddin Arabi Hz.nin ısrarla belirıtiği şekilde şehirlerde, çok daha zengin mıntıkalarda halk korkuya kapılıp herşeylerini terk ederek ormanlara dağlara sığınacaktır. Belki de bunun sebepleri arasında nükleer savaş ve nükleer kazalarda vardır.

Âvet 3: Kıyamete yakın çağlarda dev depremlerin olacağı ayrıca yine şehirler kadar büyük araçların denizlerde ve havada yüzeceğini haber vermektedir.

Âyet 2-1: Kıyametin tam yaklaştığının en net belirtisi gerçek âlimin susmasıdır. Bilimin perde arkasında kaybolması, hakikatin gömülen güneş gibi uzaklaşmasıdır. İkinci âyette gerçeği insanlara ifadeden korkan aydınları simgelemektedir. Eskiden münevver dediğimiz bilgili sınıf, halka gerçekleri anlatırdı. Daha sonra bir aydın sınıf türedi. Gerçeği ne kendi anladı ne halka anlatabildi. Bunu bir İnkidar-ı Nücum sanmak mümkündü. Ancak 2. cihan savaşından sonra yapılan bilimsel keşifler gerçeğe ışık tuttu. Gerçek bilim adamları uydurma aydınları saf dışı bıraktı. Böylece bir kıyamet belirtisi uzakta kalmış oldu. Fakat gelecekte son çağda bu yanılgı iyileşmez bir şekilde nüksedecektir. Yeni yeni boş laflı aydınlar türeyecektir.

İslâm tarihi boyunca kıyamete ait pek çok belirtiler tartışılmış durmuştur. Birçok olaylar vakitsiz yere kıyamet belirtisi sayılmıştır. Mesela Ortadoğu'ya Moğol istilası geldiği zaman çağın âlimleri Yecüc Mecüc'ün geldiğini varsayarak birkaç yıl içinde kıyameti beklemişlerdir. Elbette kıyamet gelmemiştir. Kıyametin temel belirtileri Sûre-i Tekvîı-'in saydığımız bu 14 maddesinde gizlidir. Bu maddeleri daha çok açıklamak, hatta yıllara göre görüntülemek mümkündür. Ancak kitabımız kıyametin belirtilerini anlatan bir kitap değildir. Üstelik bir takını belirtileri kıyamet bugün yarın olacakmış gibi yorumlamakta yanlıştır. İnsan her gördüğü ahlaksızlığı, zulmü kıyametin arefesi olarak değerlendirmemelidir.

Zaten Efendimizin yeryüzüne teşrifi ile beraber ahir zaman dediğimiz son çağ başlamıştır. Batı'nın kendi ilkelliğini, derebeyliklerini içeren bir tanımla İlk Çağ, Orta Çağ, Yeni Çağ gibi kelimeler seçmeleri onları ilgilendirir. İslâm toplumu için bir tek çağ kavram vardır-. Efendimizle başlayan ve kıyamet ile bitecek olan son çağ! Ne çare ki:

Bu gerçeği kendi milletimizin gençliğine bile öğretemedik. Türk İslâm toplumları ne Orta çağ yaşadı ne Yeni Çağ. Hep mükemmel bir toplum nizamı içinde Son Çağı (Ahirzamanı) yaşadı ve 14 asırdır biz Son Çağ'ı yaşıyoruz.

Sûrenin ikinci bölümü: Evrenin en özel yasaları

Sûre-i Tekvîr'in 15, 16, 17'inci âyetleri evrenin en özel yasalarını içerir. Kıyametten sonra bu dört âyetin verilmesi, varlıkların ve evrenlerin boyutlara nasıl intibak edebildiklerini anlatmaktadır. Sûrenin bu bölümü kasemle başlamaktadır. Kitablarımda Kur'ân'daki kasem olayına değinmiştim. Kasem Türkçe'de and ya da yemin tarzında kullanılır. Bu yüzden bir çok tercümelerde Allah tarafından buyurulan cümlede yemin ederim tarzında bir ifade olunca Arap etimolojisi ve ilim edebiyatını bilmeyenler olayı anlamamakta hatta yadırgamaktadırlar. Halbuki Arapçâ da kasem konuşma sırasında teyid yani doğrulama anlamınadır. Bilim lisanında ise kasem bir konuyu anlatırken o konunun etrafındaki kesin yasaları sunmak tarzıdır. Ve konunun önemine göre ortaya konan örnekler ve yasalar en ciddi konuları temsil eder. Kur'ân'da bir çok kasem tarzları vardır. Bunların en yaygını Arapça Vav-Ve harfiyle başlanılır. Meselâ gece anlamında kullanılan Leyl satır başı itibariyle vel-leyl olarak başlarsa "Geceye kasem olsun ki," ya da "Geceler şahid olsun ki" anlamına gelir. Bu tarz kasemlerde Kur'ân'a has harika bir çok edebî incelikler vardır. Bazı kasemlerde zıddına bir yasa gösterilir. Yani bir aydınlıktan bahsedilirken karanlıklara ait bir örnek verilebilir.

Kur'ân'da yine bazı kasemlerde, bilinmesi hem Kur'ân'ın inzal olduğu yıllar için hem de çok ileri yıllar için imkânsız olan sırlara kasem etmek formülüdür. Meselâ "Vettarığı kasemi" bu tarz bir kasemdir. Kuasarları temsil ettiği henüz günümüzle anlaşılabilen Târık yıldızı yıllar bovu gök yüzünde arınmış durmuştur. Halbuki aynı sûrede Allah: "Târık'ın ne olduğunu kimse bilmez" diye ağırlığını koymuş sonra çağımız Astro-fiziğine bir ışık tutarak; "En delici ışıkları" olan kavramını getirmiştir. Böylece kuasarları hedef tayin eden âyet-i kerîme; arkasından meni hücrelerinin fırlayışını anlatarak daha 14 asır evvel kuasarların fizik tanımını yapmıştır. Bugün astro-fizik, kuasarları evrenlerin meni hücresi diye tanımlar. Astro-fizik inceliğini anlamak kasem sırrında gizlidir.

Bu tarz bilinmezlikleri örnek gösteren bir sûre "Sûre-i Kadir"dir ve bilinmezliği halen devam etmektedir.

Kur'ân'daki ikinci tarz kasemler Uksimu (Yemin ederim), ve yahutta La Uksimu şeklindedir. La Uksimu kabaca Türkçe'ye çevirirseniz yemin etmemek anlamına gelir? Halbuki Arap edebiyatı etimolojisinde "ancak ancak buna" yemin edilir anlamına gelir.

Yüce kitabımızda en önemli kasem tarzı Felauksimu'dur. "Bundan ötede de bir delil olamaz." Bundan yüce, bundan önemli bir kasem olamaz anlamına gelir. Fevkalade önemli bir bilimsel olaya işaret edileceği zaman Cenab-ı Hak, özellikle astro-fiziğe ait bir sırrı açıklayacağı zaman konuya "fela uksimu" tanımıyla birlikte girer. Kur'ân'da çok az sayıda geçen "fela uksimu" tanımı işte Tekvîr Sûresi'nin bu bölümünde dört âyet şeklinde geçmektedir. Fela uksimu kasem tarzıyla başlayan bu dört âyet yüce peygamberimizi tanımlamak için başlayan bölümün girişinde getirilmiş kasemdir. Allah and olsun ki diye başlayarak; dört âyet okuyor sonra da beşinci âyette yani Sûre-i Tekvîr'in 19. âyetinde "O ne kerim bir resûldür" diye bağlıyor.

Kasemle konu arasında genelde var olan çok sıkı bilgi Sûre-i Tekvîr-'de büsbütün önemli bir hilkat sırrı meydana getiriyor. 15. âyeti felâ uksimu, bil-hünnes. 16. ,âyet el-cevaril künnes şeklinde biçimlendiği kasem tarzına bakınız ki;

"Bundan daha müthiş bir örnek olamaz; o pusanlara ve o etrafında dönenlere kasem olsun:" 15. 16. âyetlerde bahsedilen künnes ve hünnes tanımları ne kadar önemli olmalı ki: Cenab-ı Hak. "Hünnes ve künnese kasem olsun" derken felâ uksimu gibi en şiddetli kasem tarzını kullansın? Çünkü böyle bir kasemle gelen kelimeler genellikle anlaşılması imkânsız bir takım mesajların öncüleridir. Bundan dolayıdır ki, aklı başında müfessirler bir önemli kelimelerin hiç bir lisana tercüme etmeden olduğu gibi muhafaza ederler. Pusanlara ve etrafında seyredenlere diye kelime mânâsı verebileceğimiz bu âyette "Hünnes"; bütün enerjisini içine toplayıp pusan anlamına geldiğini tamamen etimolojideki tanıma uygun şekilde tesbit ediyoruz. Künnes'in ise hareket kabiliyeti olan bir cisimi temsil eder. "Cevarül künnes" belli bir mahrekle hareket halinde olan demektir. Bu durumda fevkalade açık ve net bir mânâyla hünnesin atom çekirdeğini, künnesin ise elektronu tarif ettiği aşikârdır. Ancak felâ uksimu kasemi öylesine şiddetli bir uygulama tarzıdır ki; atom çekirdeği ve elektronları dahi temsil etmesi, sûre içinde âyetin akışı karşısında zayıf kalmaktadır. Bütün âyetlerde olduğu gibi 15. 16. âyetlerde birinci perdede atom çekirdeğini tarif ettiği kesindir. Bu tanımı aynen Arap etimolojisine sadık kalarak tekrarlayalım.

Âyet 15: "Hayır bundan kesin delil olamaz" (Felâ uksimu) gücünü özünde toplayana. (Hünnes).

Âyet 16: "Ve mahreskinde kayıp gidene" (Künnes),

Şimdi, felâ uksimu vurgulamasının özündeki hikmete varabilmek için sûrenin akış tarzını inceleyelim.

Tekvîı- Sûresi, 1 ila 14'üncü âyetlerde kıyameti anlattığıma göre ve bu anlatımda güneşin kör bir nokta, kara delik haline gelmesinden başlayarak, dördüncü boyutun yıkılıp başka boyutlara geçişi anlatılmadı mı? İşte bu akış içinde bu iki âyette maddesel varlıkların madde boyutunda nasıl var olduklarını ve varlıklarını nasıl sürdürdüklerini anlatmaktadır. Fizik ve astro-fiziğin temelinde iki önemli konu vardır. Ve varlıklar bu iki kuvvetin dengeleriyle hayatlarını sürdürürler. Bunlardan birisi gravidasyon ikincisi, jiroskobik harekettir. Gravidasyonu kabaca cazibe olarak tanıyoruz. Jiroskobik hareketi ise gezegenlerin kendi ekseni etrafındaki hareketleri olarak biliyoruz. Gravidasyonun minik dünyalardaki motifleri interaksiyon dediğimiz atom çekirdeğinde pusan akıl almaz enerjidir. Nitekim yer yüzünün en şiddetli enerjisi olan nükleer enerji plazma fiziğinin modern tanımıyla çekirdekteki pusan enerjidir. Jiroskobik hareket bütün gezegenleri ve onlara bağlı peyklerin peyk harekatıdır. Dünyada birbirinden farklı şekiller kimyasal ilgiler hep elektronların farklı cazibelerde farklı rakslardan doğar. Allah madde potasında binbir şekil ve güzellik sergiler, çiçeğin kokusundan yaprağın rengine, yıldızlardan atom çekirdeğine kadar her güzellik özünde gizlenip pusan bir hünnes enerjisi ile onun etrafında koşan bir künnes yarışmacısının dengesinden ve ahenginden ibarettir.

Demek ki Fela Uksimu kasemine uygun biçimde ayet maddesel varlıkların çok renkli değişik yapısının sırrını hünnes ve künnes kelimeleri ile özetlemektedir. Gerek evrenlerin çeşitli katlarındaki mekan ilgilerinde, gerekse galaksi dengelerinde en ciddi astro-fizik yasa budur. Hiç bir hadise yok ki, bu temel tanımın dışına çıkabilsin. İşin harika yanına bakınız ki, bu iki âyet aynı zamanda kesret ve vahdet arasındaki ilginin de temeline ışık tutar. Çünkü kesret künnes sırrı taşır, devamlı bir hareketin sonsuz uzay denizlerinde akışın temsilcisidir. Ayrıca künnesin "akıp gidenlere" anlamına gelişi de onun çoğul niteliğini gösterir.

Âyet 17-18: "Ve yöneldiği zaman geceye ve nefeslendiği dem sabaha (kasem olsun)"

17. 18. âyetler bir anlamda bu hünnes ve künnes sırrını daha da açıklık getirecektir. Allah akıp gitmeyi temsil eden künnes olayını evrendeki jiroskobik harekete ait bir kavram olduğunu bize anlatmak için perde perde intikal eden geceye (Âyet 17) buyurmaktadır. Böylece uzayda arzın künnes hareketi yani peyk hareketi sırasında dilim dilim güneşin ışık konisine giriş çıkışları misal getirilmektedir.

Teneffüs ettiği dem sabaha (Âyet 18). Çok yakın yıllarda güneşin ilk ışınlarının toprak tarafından enerji şeklinde emildiği ve bilahare salıverildiği anlaşılabilmiştir.

Âyette arzın sabahı soluması şeklinde tanımlanan akıl almaz ve tanım; enerji emilmesi ve salınması konusunda da çok önemli bilimsel kavramlar getiriyor. Çok yakın yıllara kadar ışınların emilme ve salınma özellikleri bilinemiyordu. Şimdi bilinmektedir ki, enerji ve ışınlar her hedefe yansıyınca ilk anda emilir ve sonra bir kısmı salınır. Gerçekten bu olay enerjiyi soluma gibidir. Âyette künnes ve hünnes sırlarına bağlı olarak, sabahın yani arza yansıyan ışınların emilme ve salınma olayları ise gece ve gündüz intikalleri sırasında arz kabuğunun dengeli bir şekilde ısınmasını ve soğumasını temin eder.

Sabah saatlerinde güneş enerjisinin emilip salınması yani; "Vesuphi izate neffes" âyetinde önemli bir mesajında hünnes ve künnes konumlarının dışında olan bir takım varlıkların mevcudiyetini açıklamak içindir. Bu varlıklar nötrüno dediğimiz varlıklardır. Ve sabahı solumasında en güzel şekilde temsil edilmektedir. Maddesel evrenin hünnes, künnes dengesi içinde fizik tabiri ile nükleer denge içinde çok önemli yeri olan nötrünolar emilir ve salınır. Bu da 18. âyetin maddesel hayatla ilgili getirdiği fevkalade önemli bir fizik mûcizedir.

Bu dört âyet aynı zamanda yaratılıştaki basamakları da dile getirmektedir. Sûrenin baş kısmı nasıl boyutların ve maddenin yıkılışını bir sıra halinde tarif etmişse bu dört âyette yaradılışın başlangıç kademelerini sura ile tanımlamaktadır. Yaratılış hünnes sırı-ı ile başlamıştır. Maddesel evrenin sonsuz güç içeren bir noktada şiddetle patlayarak meydana geldiğini biliyoruz. Hâlâ bilimin anlayamadığı bu tek noktadan patlayış olayı hünnes sırrıdır. O nokta: özünde ilâhî kudreti depolamış. pusmuştur. Kader saati gelince de enerji kazanına dönüşüvermiştir. Bu enerji kazanında her şey akıl almaz yüksek ısılarda bir kazan gibi kaynamış ve sonunda hilkatin künnes safhası gelmiştir. Enerji parçacıkları ışınlar ya da madde zerrecikleri halinde kendi kader mesafelerinde akmaya başlamıştır. Kimi elektron, kimi gezegen olmuş bir yörüngede yatmış kimi ışın olmuş sonsuz sürat coşkuyla mesafeleri kovalamıştır. Yani Cevarih künnes olmuştur. Ve sonrada hilkatin üçüncü perdesi açılmış, peyk hareketleri doğmuştur. Yani varlıklar kendi etrafında daha doğrusu hünnes sırrı etrafında çift dönüşler yapmıştır. Gecenin perde perde açılan sırrı (Âyet 17) aydınlıkların konilerine yansımasıdır. Tarzı genel anlamda fiziğin spin olayını tanımlamaktadır.

Sonra bütünüyle dengeler kurularak enerjilerin emilip salınması hikmeti doğmuştur. 18. âyette bildirilen enerji emilip salınmaları ile renkler meydana gelmiş, ısınan bir dünya doğmuş, varoluş sahasında emilen enerjileri, nefesleri nice Allah güzelliklerini topraktan semaya doğru yansıtmıştır.

Âyet 19: "O kerim bir resûlün kavlüdür."

Kavlüden maksat getirdiği sözler anlamınadır.

Yine Cenab-ı Hak'kın yüce kitabımız Kur'ân'a verdiği tanımlardan birisi bu 19. âyettir. Allah'ın 19. âyette özetleyiverdiği bu âyet içinde bütün fiziği öyle bir söz demeti içinde görüyoruz ki, kelam sırrı dediğimiz ilahî bir sıfatın bütün incelikleri adeta bu sûrede yoğunlaşmıştır. Sûrenin okunuşunda âyetlerdeki akış kelimelerde birbirinden seçkin armoniler adeta sûrenin ilâhî bir kelam olduğunu pek net bir şekilde ilan etmektedir. İslâmiyet'in ilk çağlarında Kuı-'ân'ın gelişi ile birlikte açılan büyük tartışmalar ve onun akıl almaz hikmetleri karşısında müşriklerin içine düştükleri paniğin bu âyetle kesin olarak cevaplandığını görüyoruz. Çağımızda bile Kur'ân karşısında paniğe düşenlerin kurtulamadığı şaşkınlık devanı etmektedir. O günden bu güne pek az şey değişnıiştir. İnsanlar aklının ötesinde kendi sözlerinden çok ötelerde ilahî kelâmı seyrettikleri zaman hayran kalmaları gerekirken aptalca bir inkârın girdabına düşenlere sûrenin bu bölümünde Allah'ın: "Kerîm bir resûle verilen sözlerdir" buyurması, Efendimiz'e karşı inkâr ve küfür kapılarını kapatıyor.

Bunca ilmin bir solukta kelam şeklinde inzal olmasının elbette bir mucize yanı vardır. İşte Allah bu mucizeyi daha İslâmiyet yayılmadan başlangıcında iken bütün dünyaya ilan ediyor. 19. âyetten itibaren sûre, akan bir ırmağın yeni bir yata`a intikali gibi çok farklı görüntü gösteriyor. Sanki birden bire Allah bütün evrendeki varlıklara Efendimiz'i bir kez daha tanıtıyor. 19. âyetin üzerinde durulacak en önemli sırrı; Efendimiz'in kerim sıfatının Kur'ân'da zikridir. Ancak 20 ve 21'inci âyetlerde yine Efendimiz'e ait sıfatlar- üst üste bildirilmektedir. Efendimiz'e ait bu temel tanımları birlikte yorumlamak istiyorum.

1-)Kerîm: (19. âyet; " O kerim bir resûlün getirdiği sözdür.")

2-)Mekîn: (Âyet 20; "Arş sahibi indinde kuvvetli ve mekindir.")

3 - )Kuvvetli: (Yukarıdaki âyette)

4- )Mut'a: (Âyet 21; "Aı-ş da mut'a ve emin. ")

5-)Emîn: (Yukarıdaki âyette)

Fahri Kainat Efendimiz'in fevkalade önemli özelliklerini hem de tüm evrenler açısından anlamanın tek yolu bu üç âyeti gereğince yorumlayabilmektir.

Sûre-i Tekvîr'in genel hassas kuralları Efendimiz'e ait bu beş özellikte de geçerlidir. Yani Efendimiz'in en zahirinde kerîm sırrı vardır. Daha derinin de kuvvet sırrı vardır. Sıra ile mekîn, mut'a ve emîn hikmetleri vardır. Kerîm sırrı insanlara karşı Efendimiz'den gelen sonsuz bir ikramdır. İnsanlığa yapılacak en büyük ikram Efendimiz tarafından yapılmıştır. Anlayan anlamayan herkes iyice anlasın diye Cenab-ı Hak bu noktada Efendimiz'den bahsederken onun mekîn, mut'a ve emîn sırlarının arşta geçerli olduğunu haber vermektedir. Şimdi bu genel tanımların ışığı altında Efendimiz'in kerîm sırrını açıklamaya çalışalım.

19. Âyet: Efendinıiz'in kerim oluş hikmeti haberci oluşu ve de kendisine gönderilen sözler, yani Kur'ân'la bağıntılıdır.

İnsanoğlu Efendimiz'in kerim sırrını anlamadığı için asırlar boyu aptalca sürünmüştür. Halbuki Efendimiz bugünkü uygarlığın tümünü bizzat inşa etmiştir. Kerîm olan Efendimiz'in bütün insanlığa bahşettiği ikramları ana başlıklar halinde toplamak istiyorum.

a) İLİM: İlk 18 âyetin yorumundan anlıyoruz ki ilmin tüm temel yasaları Efendimiz'e Kur'ân vasıtasıyla verilmiş, dolayısıyla insanoğluna ikram edilmiştir.

Eğer Sûre-i Tekvîr'in bu 18 âyeti inzal olmamış olsaydı ne atomu, ne galaksileri, ne gravidasyonu, ne de jiroskobik hareketi öğrenemeyecektik. Bu hükmü katiyen yadırgamayınız. Çünkü bu âyetler bir yandan yasaları tarif etmiş, bir yandan Levh-i Mahfuz'dan bir tarz fotokopi alarak bu sırların açıklanmasına müsaade çıkartmıştır. Müsbet ilimlerin ilk öncüleri olan Horasanlı Câbir ve Birûnî'den sonra batıdan da birtakım âlimlerin çıkarak ilmi bu seviyeye getirmiş olmaları bir ayrıcalık değildir.

b) İnsanlara eşitlik ve özgürlüğü de bugünkü Birleşmiş Milletler ana sözleşmesinde özgürlük olarak tarif edilen maddenin kelimesi kelimesine aynını Efendimiz 14 asır önce Medine Beyannamesi'nde aynen bildirmiştir. O günden bu güne toplumlar ve insanlar bu değerleri zaman zaman yitirmişlerse bunun sorumlusu işte Efendimiz'in kerîm sırrını anlamamaktan geçer.

c) Efendimiz kesin olarak kadın-erkek eşitliğini getirmiş, kendi zaman dilimine kadar ikinci sınıf vatandaş muamelesi gören kadını hem Kur'ân âyetlerinin zenginliği içinde, hem de özel emirleri ile erkeğe eşit kılmıştır. İlim öğrenmekte, çalışmakta anı bağımsız bir kavram içinde kadına en büyük hakları vermiştir.

Kadının iffet ve haysiyetini, ona karşı gösterilmesi lazım gelen saygıyı tersine çevirip kadını şeytanın ortağı gibi gören çürümüş erkek zihniyetini emirleriyle ortadan kaldıran Fahri Kainat Efendimiz'dir.

Ne çare ki kimi kendini dindar sayarak kadın haklarını çiğnemeyi mafiret sanan şaşkınlar, kimi de inançsızlığın hırsı içinde dine saldıranlar Efendimiz'in bu zarif ikramım yıllar boyu sis arkasında bırakmıştır. Efendimiz'in ilim ve özgürlük ikramında olduğu gibi kadın eşitliğine verdiği önemde çağımızda kendiliğinden gelip mevkiine oturmuştur. Kendisini ilim adamı sanan, okuduğunu anlamamakta direnen hatta profesörlük gibi akademik kariyer almış bazı iğrenç madrabazlar da, bu hususta Efendimiz'e dil uzatmayı sapık beyinlerine vazife saymaktadırlar.

d) Ahlâk Kavramı: Efendimiz yeryüzüne teşrif edene kadar, ahlâk, aciz ve çaresiz kişilerin suskunluğu, ya da güçlülerin lütfen topluma ikram ettiği gösterişli davranışlardan ibaret sayılırdı. Halbuki Efendimiz ahlak konusunda reformların en büyüğünü yaparak: "Ahlâkı başkaları için de yaşıyabilmek sanatı" olarak tanımladı. Onun ilkelerini tespit ederken mazlum ve kimsesizlere karşı şevkatin yanında, zalime yönelmiş bir cesaret olarak perçinledi. Böylece vatan için ölmenin haysiyetli bir vazife şuurunun en büyük ahlâk ilkelerinden olduğunu ortaya koydu. Canıyla, malıyla insanlara faydalı olmak merhamet ve şevkat dağıtmak yolu kadar, zalimle savaşmanın da bir ahlâk borcu olduğunu anlattı.

Efendimiz'in kerim sırrı böyle bir bitmez ikramı temsil etmektediı-. Nitekim İslâmiyet intişara başladığı an Hz. Şeyma kendi bestelediği Muhammed türküsünde bu gerçeği çok güzel dile getirerek:

"Müjdeler olsun ey yetimler, cariyeler, kimsesizler MUHAMMED geldi " diye besteleştirmişti.

Yakın Çağ'ın en ünlü düşünürlerinden Bernard SHAW Efendimiz'in kerem sırrını şu tanımla ne güzel açıklıyor.

"Hangi faziletin örtüsünü kaldırırsanız altında MUHAMMED imzası çıkıyor."

Âyet 20: "Zül'arşın nezdinde mekîn bir kuvvetin sahibidir."

Bu âyet bilindiği gibi Efendimiz'in kuvvetli ve mekîn sırlarını dile getirmektedir.

Âyet kelimesi kelimesine "Arş sahibi indinde mekîn ve kuvvetli" anlamına gelmektedir. Bilindiği gibi arş evrenlerin temel eksenidir. Arş sahibi de şüphesiz ki Allah'tır. Allah'ın kendi indinde kuvvetli ve mekîn kıldığı Efendimiz'in bu iki sırrının tanımına gelince; mekîn, şerefli, itibarlı ve güçlü anlamına gelir. Özellikle mekîn'in çok önemli ikinci derece bir mânâsı da haysiyetli kılınmış, korunmuş, özel şekilde biçimlendirilmiş demektir. Ancak âyetteki incelik, Efendimiz'in bu özelliklerinin yalnız dünyaya yönelik değil bütün evrenlere nispet oluşudur. Önce arş üzerinde durmak istiyorum. Kur'ân'da sıra itibariyle önce Âyet-el Kürsî'de geçen bu kelime bir nizamın bir dengenin ve bir merkez gücünün ifadesidir. Arşı anlayabilmek için evrenler hakkında kısa bir kavramımız olması lazım gelir. Tek başına evren belli bir boyut sistemine yerleştirilen varlıklarla birlikte bir mekan sistemini temsil eder. Ancak yüce kitabımız birçok evrenlerin var olduğunu bildirmiştir. Her bir evren farklı boyut sistemlerinden kurulmuştur ve evrenler deyince farklı boyut sistemlerinin teşkil ettiğini mekanları ve oradaki vaı-lıkları anlanz.

Âyet-el Kürsî arş tanımlanırken semaların üstünde olarak tanımlanmıştır. Şu halde arş sonsuz boyut şu halde arş sonsuz boyut sistemlerinin ortak eksenidir. Ve boyutlardaki akıl almaz üçlerin ahenk koordinatıdır. Ne bir motor mili gibi bir doğru parçasını ne de maddesel evrenin üstündeki iç ise semâların elips biçimindeki hücrelerinin şekline benzer. Arş tüm bu kavramlardan ötede her boyutun içinde özel şiddetli bir güçtür ki, Cenab-ı Hak'kın iradesi arşa ne şekilde yansırsa bütün varlıkların hayatı da ona göre şekillenir.

İşte Efendimiz'in mekîn ve kuvvetli oluşu bu arş sistemlerine kıyasendir. Yani evrenin neresinde bir boyutlar sistemi, bir varlıklar ahengi varsa Efendimiz orada güçlü, şerefli, kudretli, özel itina ile mevkîlendirilmiştir.

Bundan sonra âyette daha da açık göreceğimiz şekilde Fahri Kainat Efendimiz'in varlığı bütün evrenlerde ve o evrenler içindeki varlıklarda böylesine hissedilir. Bir örnek vermek gerekirse melekler âlemi de arş sistemine bağlıdır. Efendimiz'in arş indinde mekin ve kuvvetli oluşu melekler âleminde de geçerlidir. Bunun sırrının ne anlama geldiğini 21. âyetten anlayabiliriz.

Âyet 21: "Orada (arşta) mut'a ve emindir."

Mut'a; itaat edilen demektir. Demek ki bütün âlemlerde Efendimiz'e O'nun mekîn sırrından doğan bir itaat sevgisi vardır. Başta melekler âlemi olmak üzere, bütün âlemlerdeki varlıklar Efendimiz'e yakîn olmak ve O'na hizmet etmekten akıl almaz bir zevk duyarlar.

"Ve ona karşı emindirler." Emindirlerin anlamı iki noktada özetlenebilir. 1. O'na inanırlar, (O'na güvenirler anlamınadır. 2. ise çok daha önemlidir. Ondan aman dilerler, anlamına gelir.

"Mutain semme emin" tanımı birlikte mütalaa edildiği takdirde, arş sistemine bağlı bütün evrenler Fahri Kainat Efendimiz'e karşı çok müthiş bir sevgi coşkusu duyarlar. Bu coşku bir yandan itaati, hizmet yarışını bir yandan da aman dilemeyi getirir. Bir galakside bir sorun çıktığı zaman bu âyete sığınarak Efendimiz'den yardım isterler. Çünkü o kuvvetli ve mekîndir. Yani onun Allah indindeki sevgi gücü her problemi halledecek düzeydedir.

Sûre-i Tekvîr'in birinci bölümünde boyutların yıkılışı ile ilgili kıyamet sahnelerinin tümünde de yanlız Resûlullah'ın sözü geçer. İkinci bölüm de anlattığımız cazibeler, yörüngeler etrafında dönüşler, ışınların titreşimleri yine Efendimiz'in 20 ve 21. âyetlerde bildirilen sırrı içinde ahenk kazanır. İlk bakışta sakın olaki bir abartma var sanılmasın. Bu gün dünyanın temel olaylarından birisi olan atom ve çekirdeği arasındaki denge ve ahengin inceliklerini seyrederek bir elektronun atom çekirdeği etrafında dönerken nasıl Efendimiz'den aman dilediğini fark edebiliriz.

Atom çekirdeği etrafında el-Cevaril Künnes sırrı ile dönen elektron, saniyede 100.000 kez atom çekirdeğinin çevresinde elips yörüngesi üzerinde hareket etmektedir. Bu hareket sırasında 4 kez müşkül duruma düşer. Elips yörüngesinin 2 tane en uzak noktası 2 tane en yakın noktası vardır. Buralarda elektronun süratini çok hızlı bir şekilde değiştirmesi gerekir. Aksi taktirde ya çekirdek çevresinden fırlar ya da çekirdeğin müthiş enerji kazanına düşer. O noktalarda elektron sırrı Muhammedi'den aman diler. Efendimiz de elektrona ham etmesini tavsiye eder. Bu dört noktada yani saniyede 400.000 defa elektron atom çekirdeği etrafında rükû'ya benzeyen bir eğilme yapar. Buna nükleer fizikte manyetik spin denir. Ve bu hamd niyazı sayesinde elektron varlığını sürdürür gider.

Sûre-i Tekvîr'in İslâmiyet'in ilk çağlarında inzal olduğunu düşünürsek hiç kimsenin Efendimiz'i tanımadığı bu çağda Allah'ın Fahri Kainat Efendimiz'deki bu akıl almaz sırları açıklayıvermesi akıllara durgunluk verir. Allah o çağın insanlarına ve daha sonra gelipte Efendimiz'i anlamayacak olan insanlara karşı;

"Anlasanız da anlamasanız da benim habibim sevgili Muhammedim böylesine akıl almaz bir evren sırrıdır" buyunııaktadır. Nitekim üç ayet sonra da bu âyetleri teyiden,

"O âlemler için biı zikirdir" buyuracaktır.

Buraya kadar olan kısmı özetlersek, Sûre-i Tekvîr ilk 14 âyetinde boyutları, kıyameti bildirmiş, ondan sonra da 4 âyetinde de maddesel varlıkları temel yasalarını açıklamıştır. Şimdi de Efendimiz’in sırrını bütün haşmetiyle ilan etmektedir. Son bçlümde ise insanlığa hayatı ve kaderi öğretecektir.

Sûrenin son bölümü:İnsanların yeryüzünde yaşayış biçimlerini takip edecekleri yollar ve kader olayları

Sûrenin bu son bölümü insanların yer yüzünde yaşayış biçimlerini takip edecekleri yollar ve kader olayları olarak özetlenebilir.

22. âyetten 28'inci âyete kadar bu bölüme, önce Efendimiz'e karşı insan nefsinde meydana gelen etki ve tepkileri dile getirmektedir. Son dört âyet ise kaderin temel yapısını tanımlamaktadır.

Âyet 22: "Sizin sahibiniz mecnun değildir."

Âyet 23: "And olsun ki, o onu ufukta apaçık gördü."

Âyet 24: "Ve o gayb üzerine kıskanır değil."

Âyet 25: "O bir racîm bir şeytanın değildir."

Bu dört âyeti yorumlayan bazı müfessirler o günkü Arap toplumuna karşı Efendimiz'i bir tarz savunmayı tercih etmişlerdir. Halbuki bu dört âyet nefslerin Efendimiz'e karşı duyduğu reaksiyonların bir psikanalizidir.

Allah'tan hidayet inmemiş nefslerin tümü Efendimiz'e karşı korkunç bir kıskançlık duyarlar. Ondaki ilme, ondaki güzelliğe tahammül edemezler. Ve ilk anda Efendimiz'i kasdederek ondaki bilgi ve güzellikler insan yapısından gelemez, mutlaka başka varlıklardan, başka dünyalardan mesaj alıyor derler.

Nitekim ası--ı saadette Efendimiz'e ilk karşı çıkanlar onu red etmek için mazaret bulamamış, ancak cinlerin etkisi ile bu mesajlar geliyor, bu mucizeler zuhur ediyor demişlerdir. Çağımızda da bir çok şaşkın uzayda daha gelişmiş gezegenlerden mesajlar geldiğini ileri sürerler.

Aslında peygamberleri inkâr konusunda Âdem'den bu yana hep aynı nefs oyunu vardır. Özellikle Efendimiz'in getirdiği mûcizevî kitab Kur'ân ve Efendimiz'in akıl almaz ahlâkı karşısında nefsler kendi gururlarının korkunç etkisine kapılarak onu inkâr etmek ya da bir takım görünmez kuvvetlerle ilişikli göstermek yolunu seçerler.

Bu dörtlü âyette Efendimiz'i inkara kalkanların yapışmak istediği dallar kırılmaktadır. Bunları tek tek yorumlayarak nefs'e ait bir çok gizli kapıları aralarız.

Âyet 22: Sahibiniz cin etkisinde değildir. Görüldüğü gibi âyette iki önemli vurgulama vardır. Birincisi Efendimiz'den bahsederken Allah'ın kullandığı tanım; "sahibiniz" kelimesidir. Bu emir bütün insanlığa has çok keskin bir emirdir. Efendimiz bütün insanlığın sahibidir, yani efendisidir. Çünkü Allah âyette bu gerçeği İslâmiyet'in ilk günlerinde bu âyetle tescil etmiştir.

Cin etkisi olayına gelince: Mecnun kelimesi halk lisanında çeşitli anlamlara gelir, ancak Arap etimolojisinde cinin etkisine girmek demektir. İnsanlar kendi yaşam tarzlarına, kendi akıl seviyelerine uymayan kimselere karşı tabiat üstü bir kuvvetle etkilenme anlamına gelen mecnun kelimesini kullanarak kendilerini mesuliyetten kurtarırlar. Bazı insanlar da kendi kendilerine cin etkisinde olduklarını iddia ederler. Bunlar maddî menfaat sağlamak için altıncı duyunun gelişmiş olmasının böylesine bir cinleşme yakıştırmasıyla satmak isterler.

Ben önce cin etkisinin insanlara yansıyıp yansımayacağına, yansıdığı taktirde ne gibi değişiklikler yapabileceğini özetlemek istiyorum.

Yüce kitabımız, sayılarını ve cinslerini bilemeyeceğimiz kadar cinlerin semalarda ve arzda varlığını bildirmiştir. Özellikle Rahman Sûresi cinleri ve insanları içine alan bir hitap biçimi taşır. Bu nedenle de cinlere ait bir çok sırları Rahman Sûresi'nden kolayca öğrenebiliriz. Cinler, direk olarak insanları tasarrufuna yani yönetimine kesinlikle alamazlar. Ancak cinler Sûre-i Felak'ta bir takım öldürücü etkileri insanlar vasıtasıyla yansıtabilirler. Bunun yanında bir takım ruh ve akil hastalıkları yanlış yere cinlerin etkisiymiş gibi anlatmak ve gösterilmek istenmiştir.

Elbetteki pek çok Hak âşığına da mecnûn denir. Onları cin etkisine girmiş gibi göstermek gafletlerin en büyüğüdür.

Efendimiz'e karşı onu cin etkisinde gösterme arzusu yukarıda da değindiğim gibi nefs kıskançlığını doruğunda mevcut kaçınılmaz bir haset temayülüdür. Efendimiz'in Sûre-i Tekvîr sırasında mevcud olan güzellikleri ilan edilmesi ki bunlar: Dış görünüşü ile yüz, beden ve ses güzelliği, konuşma ve yorumunda bir şiir ahengi taşıyan Belâgati akıl almaz bir ön sezi ve hassasiyeti, bunların yanında insanlara karşı sıcak sevgisi ve güzeller güzeli ahlâkıdır. Aslında saydığımız bu mezaya, sırrı muhammedi de ışıl ışıl nurdur. Kâfirin ve nefsin kıskandığı da budur. Allah bu kıskançlığın ne kadar aptalca olduğunu bildiği için sahibiniz kelimesini ekleyerek;

"O sizin yöneticiniz, kurtarıcınız.İnsan onu kıskanır mı" demek istiyor.

Peki bu kadar bilgi bu kadar güzel ahlâk bu kadar feraset nasıl bir insanda toplanabilir? Olsa olsa cinlerin etkisindedir, mükerrer sorusuna karşılık çok kesin bir emir getiriyor.

Âyet 23: " O ufukta onu çok net olarak gördü "

Bu ifade 19.uncu âyetin bir devamı gibidir. Yani Kavli Resul Cebrail aracılı6ıyla yansımıştır. Cebrail'in bir hayal olmadığı onun ufukta net olarak görüldüğü bildirilmektedir. Ufukta net olarak görülmenin çok özel hikmetleri vardır. 1.Meleğin görüntü verebilmesi için 4. boyut çizgisine sınırdan intikali şarttır. Bu da ufukta mümkündür. Âyetin bir kat daha derin mânâsında mîraç yansımasının tanımı vardır.

Cennet-i Me'va'nın yanındaki Sidre-i Münteha'dır. Mesafelerin tükendiği çizgi anlamına gelir. İşte ufukta çok net gördüğünün bir başka tanımı boyut çizgisi anlamına Cebrail'in mekanı anlamınadır.

22. âyetin bir tarz yorumu mahiyetinde olan "ufukta apaçık gördü" tanımı; "boş yere düşünmeyiniz, onun özelliklerini cinler lafıyla ilgili sanmayınız. O net bir şekilde ilâhî mesajı almakta ve size yansıtmaktadır." Nitekim ondan sonraki âyet-i kerîme,

Âyet 24: "O gayb üzerine dannin değildir."

Yani gaybdan aldığı bilgileri size aktarmada kıskançlık, cimrilik yapmaz âyetin bağlantısını kolayca anlamak mümkündür. "Siz ondaki hikmetleri niçin kendi hayalinizdeki cinlerde arıyorsunuz? O gaybın sırlarını ufukta görür. Yani O(Efendimiz) boyut ötesinde yaşamıştır. Aynı zamanda o gayb'dan aldığı bilgileri size aktarmayı zevk edinmiştir. Eğer bu gaybın sırları içinde başka bir takım olaylar olsaydı onları size yansıtırdı."

Âyetin çağımız insanına verdiği çok önemli bir mesaj vardır. Eğer galaksilerde ya da evrenin daha ötelerinde bir takım insan toplulukları olsaydı Efendimiz bunu mutlaka bildirecekti. Yine bu dörtlü âyet topluluğuna başlarken 1. âyette vurgulanan "O sizin sahibinizdir." Hükmünün ışığı altında evrenlere ait özellikle cinlere ait kendi kafanızdan bir şey uydurmayın. O bilgiler size Kur'ân aracılığı ile bildirilmiştir.

Kur-'ân'ın gayb'dan gelen sırlar demeti olduğu aşikârdır. Bunları Efendimiz'in danîn olmayan ahlâkı aracılığıyla Kur'ân'dan arayıp bulmak dışında hayalinizi üretmeyin. Çünkü nefsiniz ve şeytan sizi çıkmaz sokağa götürmek için bir takını mantık saptırmaları yaptıracaktır.

Âyet 25: "O racîm bir şeytanın sözünde değildir."

Burada yine bu âyetin aracılığı ile insan oğlunun nefsine son bir analiz yapılmaktadır.

"Ey insanoğlu siz, şeytanın sözüne, şeytanın tarzına kendinizi sürekli kaptırdığınız için bütün olayları aynı metodla tarif ediyorsunuz."

Bir olayın yorumu hatadan arınmış olmak kaydıyla ilimdir. Tam aksine yorum baştan sona kadar eğri bir çizgide seyrederse ortaya konan sonuç vesikası ilim olmaktan çıkar savsata oluverir.

Siz şeytanın sözüne onun yorumuna alıştığınız için, onun etkisiyle, âlemlerin arşın yanında fevkalade mekîn bir kuvvetin sahibi olan habibime karşı cinlerden şeytanlardan benzetme yapmak istiyorsunuz. Halbuki şeytanın kavli çok kolay bilinir. Çünkü o sizleri mantık çizgisine indirir ve sonra da bütün ilim gerçeklerine kulp takar, gaflette boğar.

Şimdi şeytanın ya da onun bir tarz başka türü olan cinin bir olaya girdiği zaman nasıl fark edildiğini anlatmaya çalışacağım.

Âyet-i kerîmede Cenab-ı Hak şeytanın sözünü fark etmenin anahtarını birlikte veriyor. Recm olmuş şeytanın tanımı anahtar sözcüktür. Şeytan-ı racim diye sık sık kullanılan bu kelimede şeytanın recm olması kastedilmektedir.

Recm olmuş şeytanın Türkçe karşılığı; kovulmuş, kaydı silinmiş şeytan anlamınadır. Recm olmanın ayrıntısında yok edilme, lânetlenme gibi daha ileri damgalar vardır. Şeytanın öncü olduğu sapmaların tümü nefsin şaşkınlığı ile birleştiği takdirde sahneye çıkabilir. Asya'da birçok sapmış dinler şeytanı bütün yanlış işlerin, günahların yaratıcısı sanırlar. Halbuki şeytan bir cins cin'dir. Ve maddesel varlığı olmadığı gibi gücü de recm olduğundan alınmıştır. Bu.gün şeytan bir etkileme mekanizması ötesinde etki yapamaz. Daha doğrusu bir anda yeryüzünde nefs'lerin kalktığını düşünün, dünyada mücerret şeytanın kalınası hiçbir şey ifade etmez. Şer dediğimiz gerçeğe karşı çıkan etkiler insan nefsinin gurur ve buhül merkezlerinden yayılır. Ancak işte şeytan bu merkezleri faaliyete geçiren bir tarz radyo yayını gibidir. Âyet-i Kerîme'de racîm olan şeytanın sözü değildir, tanımının bize verdiği mesaj bu açıdan tetkik edildiği takdirde şöyle anlaşılabilir:

"Eğer Habibimin sözü birçoklarınızın sandığı gibi doğa ötesi bir takım varlıklardan gelseydi, sizin nefsiniz ona karşı büyük bir sıcaklık duyacak ve peşinde koşacaktınız. Çünkü nefsleriniz racim şeytanın uyarmasından, yöneltmesinden çok mutlu olmaktadır. O tarz kavüller nefsinizin gurur ve buhul merkezlerini hareket ettirerek sizi gerçeğe karşı faaliyete geçirir ve güzelliklerden uzaklaştırır."

Şeytanın racim olarak zikredilmesinin ikinci bir hikmeti de bize karşı şeytanın geçmişten gelen düşmanlığını hatırlatmaktadır. Bilindiği gibi şeytanın recm olmasının sebebi Âdem'e secde etmemesidir. Gurura kapılarak Allah'a karşı itaatsizlik yapan şeytan mantıksal bir takım mazeretler ileri sürmüş, bu yüzden de İlâhi Huzur'dan kovulmuştur. İşte âyet'te İslâmiyet'e karşı çıkanların tümüne, mânâ tarihinin derinliklerindeki bu olay hatırlatılarak Efendimiz'i kıskanmaktan vazgeçmeleri, sert bir şekilde emrediliyor. Bu âyete kadar olan bölümünde sûre Efendimiz'in evrenlerdeki mekîn, mut'a, emîn sırlarını anlatarak insanları özünden, gönlünden imana çağırmaktadır. Yine, bu âyette, inanmayanlara racim şeytana yapılan muamelenin yapılacağı üstü kapalı olarak vurgulamaktadır. İşte Allah, Efendimiz'e karşı çıkanların tümüne 26. âyette son bir ikaz yaparak Levh-i Mahfuz'un en önemli sırlarından birini kaderin özündeki incelikleri bildirecektir.

Âyet 26: Burada âyetin karşılığı: "Nereye gidiyorsunuz?" şeklinde toparlanabilir. Ancak, âyet bir insana sıradan bir nereye gidiyorsunuz hitabı verine, yanlış gidenlere karşı "Hey nereye gidiyorsunuz, siz çıldırdınız mı?" anlamına kullanılan bir tanımdır. "Feeyne tezhebûn" şerlere, şeytanın etkisinde kalanlara, benliğe düşerek Efendimize karşı çıkanlara ilâhî bir kırmızı karttır.

Ey insanoğlu! Siz Resûlullah'a karşı çıkarak gafleti yorgan yapıp altına saklanamazsınız. Şunu iyi bilin ki şeytan Âdem'e secde etmeyerek nasıl cennetin tadını kaçırdıysa siz de Allah sevgilisi Fahr-i Kâinat'a isyan ederek hem yeryüzünün hem mânânın tadını kaçırıyorsunuz. En kısa zamanda

şer'den dönünüz, Fahr-i Kâinat Efendimiz'in gösterdiği istikamette mevki alırız. Çünkü O:

Âyet 27: "O, âlemler- için bir zikirdir."

Bu ayet 20. âyetten beri Efendimiz'i tanımlayan ilâhî emirlerin bir özet hüküm maddesidir..

Âlemler için zikir ne demektir? Zikir her an akılda tutulan fiillere yansıyan bir duygu bir anmadır. Zikir aynı zamanda mecâl bulma, güç bulmak için belli bir ceryanı seçme anlamınadır.

"Âlemler için zikir" tanımı hem Efendimiz'e hem ona verilen Kur'ân'a ait bir özelliktir. Zikredilmesi lâzım gelen olay, Efendimiz'in arş indindeki özellikleri yanında bizzat kendi güzelliği, ahlâkındaki akıl almaz sıcaklık ve rahmettir.

Kur'ân'da âlemlere zikir tanımı birkaç defa geçmekte ve genel olarak Efendimiz'le birlikte Kur'ân'a ait bir hususiyeti dile getirmektedir.

Kur'ân'ı zikredebilmek bütün âlemlere farzdır. Ancak onu zikretmek bir Muhammed san'atıdır. Bu âyette kasdedilen, âlemlerin Sırr-ı Muhammedî'yi ve Kur'ân'ı zikir üç perde haline cereyan eder.

a) İlme'l-Yakîn zikri: Kur'ân'ın ve Efendimiz'in İlme'l-Yakin zikri, Efendimiz'in yaşayışının tümünü bilerek onun ahlakının tümünü kavrayarak elden geldiğince uygulamaya çalışmak. Kur'ân'daki ilimleri ömrümüzün yittiğince öğrenmek ve ondaki güzelliği görmek Kur'ân ve Efendimiz'i ilmel yakin zikirdir.

b) Ayne'l-Yakîn zikri: Âyetlerin getirdiği hikmetleri seyretmek evrendeki her çeşit boyuttaki varlıkları görebilmek onların zikrini seyretmek, daha önemlisi Efendimiz'in yaşadığı çağı seyredebilmek Ayne'l-Yakîn (görerek yaklaşma) zikirdir.

c) Hakka'I-Yakîn zikri: Evrendeki her varlığın Efendimiz'i zikredişini bizzat o varlığın içinde onunla birlikte yaşamak Haka'l-Yakîn zikirdir. Bir atomun elektronuyla beraber yaşamak, o elektronun merkez çekirdeğine karşı manyetik eğilmesinde aldığı hazzı gönlünde hissetmek. Efendimiz'in insanlara karşı duyduğu sıcak sevgiyi, mü'minlere karşı duyduğu akıl almaz rahim sırrını yaşayabilmek zikrin Hakka'l-Yakîn olanıdır.

Allah evren nizamını kurarken muhtelif âyetlerde bildirdiği gibi Rahman sıfatıyla kurmuştur. Rahman güç, sevgi ve merhameti temsil etmektir. Bu ilâhî tecelli evrenlerin her katında değişmez bir yasadır. Efendimiz bu sırrı, özündeki bir hikmettir. Bundan dolayı Efendimiz'e karşı çıkmak, sıradan bir düşünceye, aradan bir fikre karşı çıkmak eylemi değil, bütün yaratılış sistemlerine karşı çıkmak olayıdır. Cenab-ı Hak 26. âyette;

"Siz pusulanızı mı şaşırdınız? Nereye gidiyorsunuz? Hilkâtin re sistemlerin tersine akmak mı istiyorsunuz?" Anlamında son bir ihtarda bulunmuştur. Âlemlerin zikri olan Efendimiz'e onun getirdiği Kur'ân'a karşı çıkan tüm eylemler şer damgasını yer. Ve 25. âyette buyurulan racim cezasıyla azap görmeye yok olmaya mahkûm olur.

Allah, bu zikir sırrının evrenlere sinmiş yasalaşmış, hikmetini tebliğ ederken, "İster gelin ister gelmeyin" şeklinde bir açık istikâmet tercih etmemiş, aksine bir tek yol bu yoldur anlamına "gerçeği bulmak isteyenlere" tek istikâmet olarak göstermiştir. Evrenlerin kaderi tüm yasaları Sûre-i Tekvîr-'in sonundaki bu iki âyette apaçık bildirilmiştir. Gerek madde dünyasındaki nizamlar, dengeler ve ahenkler, gerekse diğer âlemlerdeki denge ve ahenkler ancak hu âyette bildirilen zikrin ışığı altında vardır. Eğer insanlar bu ışığı kaybederse evren yasalarını tersine sıçrar ve kaderin girdabında boğulur. Çok hassas olan kader konusuna zaman zaman insanlığı tereddütlere hatta inkâr ve isyana götüren kaderin özündeki hikmet budur. Ve bu iki âyet içerisinde billûrlaştırılmıştır.

Âyet 28: "Sizlerden müstakim olup, dileyenler için."

Allah hilkatın temel yapısına insanların uyması ve evrenin bütün katlarında bir mânâ zikri içinde akıp gitmesi için bizlere düşen en önemli davranışın önce bunu istemek olduğunu emrediyor. Ancak kader bahsinin merkez sırrı olan bu âyette iki önemli koşul vardır. Bir tanesi dilemek, ikincisi de müstakim olmak.

İslâmiyet'in temel yasalarından birisi; Allah ve Rasûlü'nün yolunu dileme zorunluluğudur. Dilemeyene kesinlikle Kur'ân ve iman telkin edilmez. Bu nedenle de bütün dinler kendi lehlerine bir propoganda sistemi oluşturdukları halde İslâmiyet'te inanç hürriyetine müdahale kesinlikle yasaklanmıştır.

Yine çok özel bir hikmet Allah ve Rasûlü'nü zikretmeyi dileyeceklerin müstakim olmaları koşuludur. Çünkü eğer dudaktan bir arzu söz konusu olursa bu zikir için geçerli olamamaktadır. Müstakim olmak keyfiyeti ise sıdk ve ihlası birlikte taşımak anlamına gelmektedir. Bu şart şüphesiz ki en önce Allah ve Rasûlü'nü zikretmek için gereklidir. Ancak bütün duaların özünde aynı şart geçerlidir. İçtenlikle ve doğrudan yana olarak bir duanın temeli hazırlanıp istenmedikçe zuhur etmez. Bilindiği gibi kaderimiz ve yaşayışımız duaların sırrı ile yakından ilgilidir.

Bu nedenle müstakim olmak kavramını genişce anlatmak istiyorum.

Bir çok manevi değerler gibi müstakim insan tanımı da Osmanlı’nın son çağında kaybolup gitmiştir. Kaba bir dürüstlüğün ötesinde sevecen merhametli içtenlikli hep güzelden yanan olan tanlar için kullanılan müstakîm tanımı; bizi Allah'a götürecek yoIda çok ciddi bir özelliktir.

Fatiha'nın 5. âyetinde Allah'tan Sırat-ı Müstakîm'e hidayet bulmayı istememizin hikmeti âlemler sistematiğinde bu konunun emini apaçık ortaya sermiştir. Müstakim olmak özelliğimizi, Ahlâk-ı Muhammedî'nin hikmeti içinde yaşatırsak bir mânâ ifade eder. Bu nedenle de Cenab-ı Hak yaratılışın sırlarını açıkladığı sûrede Fatiha'nın ihtişamını bir kez daha gözler önüne sermektedir. Evrendeki varlıklar Efendimiz'i zikrederek kendiliğinden gerçeğe doğruya yönelir. Ve yaşamını devam ettirir. İnsanlar; ancak Fatiha'da emredilen istikametlerde yaşamını sürdürürken evrenler de hayat hakkı bulur. Aksi taktirde kesinlikle şer kutbuna gider ki akibeti; "racim olan şeytanın" akibetine uyar.

Kader

Âyet 29: "Fakat âlemlerin rabbı Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz."

İslâm bilimlerinde kader konusunda yapılan tüm tartışmalar sonunda gelip bu âyette tüm anlamını yitirir. Bu âyeti anlamadan da kaderi anlamak mümkün değildir. Âyetin anlaşılması için her bahiste olduğu gibi yine anahtar bizzat sûrenin tümüdür. Şimdi size, değil kaderini değiştirmek, değil bir takını becerileri kendi başına yapmak; isteme mecalinin bile ancak Allah'ın izni sayesinde olabildiğini gösteren bu âyeti anlatmaya çalışacağım.

Bilindiği gibi kader konusunda bütün dünya dinlerinde ve düşünürler arasında önemli sorun kaderle insan iradesi arasındaki ilişkidir. Bazılarına göre insanın aklı irâdesi ona hayatının çizgisini çizmeye kâfidir. Bu tarz görüş genellikle din bağı olmayan kimselerin temsil ettiği düşünce tarzıdır. Kur'ân'daki bazı âyetleri iyice anlamadan dindarlar arasında bile; "insanın kaderini kendinin çizdiği akıl ve irade ile olaylara yön verilebileceği iddiasında olanlar var. Yüce kitabımızda "insanın say'inden başkası onun ahiretteki mevkini tayin etmeyecektir." anlamına gelen âyetin özünde; say'dan, muradın ne olduğunu bilmek yatar. İslâm yorumcuları arasında cehdiye (gayretçiler) diye tanımlayacağımız düşünce tarzını bu âyet karşısında sığınacağı bir ver yoktur.

Yine düşünce dünyasında olsun dinler arasında olsun insan kaderinin değişmezliğini savunan kimseler daha büyük çoğunluktadır. Özellikle insanın genetik şifrelerinin keşfedilmesi kaderin değişmezliğini savunanların daha haklı duruma sokmuştur.

Bu genetik şifrelerin tetkikinden anlaşılmıştır ki, bir insanın belli bir yaşta günü gününe nasıl bir biyolojik arızaya uğrayacağı önceden genetik şifrelerimizde kayıtlıdır. Yani bizim hayatımızla ilgili tüm sağlık sorunlarımız tam bir yazgı sırrı içindedir. Daha önemlisi bir çocuğun genetik şifrelerini bir kaç kuşak önceden dahi sağlığı ve hastalığı ile tesbit etmek genetik mühendisliği için olağan olmuştur. Şu halde eski tanımla cebriye dediğimiz kadercilik bugün daha çok bilimsel ağırlıklıdır. Artık, biz kadere iman bahsinde insanlara soluk tüketmek zorunda değiliz. Bilim iyice biliyor ki gerek evrenlerin gerekse evrendeki varlıkların yaşamları tamamıyle önceden kompitürize edilmiş sistemleşmiştir. Dünya tabiatındaki yağmurlar bolluklar darlıklar bile önce tayin edilmiş bir fizik yazgıyı temsil etmektedir.

Şimdi asıl zor olanı insanın kendi kaderi üzerindeki rolünü anlayabilmektir. Bunun için de, aşağıdaki soruların cevabını Kur'ân ilmi açısından çok sağlıklı bulmak zorundayız.

1-) İnsan aklı sayesinde hayat macerasına bir istikamet verebilir mi? Verebilirse bunun sınırı nedir?

2-) İnsanın kaderi bütün hayat öyküsü tüm detaylarıyla önceden tayin olmuş mudur? Tayin olmuşsa;

a-) Hayatın Cenab-ı Hak'ka kulluk açısından anlamı nedir?

b-) Kulun suçta mesuliyeti nereden gelmektedir?

c-) Bu yazgı değişebiliı- mi?

3-) Tüm insanlara verilen irade ile gönüllerimizdeki duygusallık: açısından kaderimize tutacağımız bir ışık var mıdır?

Yani insan hayatının en azından duaları, büyük sözleri, kıskançlıkları kaderine nasıl yansır-?

Önce birinci soruyu cevaplayalım; insanın aklı sayesinde hayat macerasını kendi yarattığını sanması nefsin çok özel bir rahatsızlığıdır hemen herkeste az çok vardır-. Hiç değilse zaman "Onu şöyle yapmasaydım, o olay tamamen bozulurdu" kavliyle çıkardığımız fetvaların hepimiz çok açık şahidiyiz. Burada çok önemli bir hususa değinmek istiyorum.

Başarılı gibi görünen bir hayat öyküsünde aklın rolünü ararken, onun böyle bir başarıya yetecek miktarının üzerinde hiç duruyor muyuz? Yani aklın bilgi hazinesi öylesine sınırlıdır ki, muvaffakiyetli bir hayatın çok ciddi bir çalışmanın meydana getireceği eser bile bir takım becerilerden ibarettir. Hayattaki olaylar ise yanlız bizim irademize tâbî olmadığı gibi, topluca toplum kaderinde her hangi bir davranışın başarılı olacağını önceden kestirmek mümkün değildir. Gerek devlet adamları arasında gerekse askeri kumandanlar arasında hatta bilim adamları arasında nice üstün zeka dahileri vardır ki başarı grafiği sıfırdır. Aksine yine bu üç örnekten zeka yeteneği aklı ve bilgisi olmadığı halde zirveye gelenler büyük çoğunluktadır. Dünya tarihinde şahısların hayat öykülerini tetkik edildiği taktirde aklın kader üzerinde ciddi bir dölünün olmadığını kolayca fark ederiz. Bu yüzden insanlar, özellikle "Allah'ın takdiri" demesini bilmeyenler aptalca bir tabir olan şans faktörüne sığınmayı tavsiye ederler.

Aklın insana verilen çok büyük bir nimet olduğu kesindir. Ancak bu nimet herkes kendi kaderini çizsin diye verilmiş değildir. Akıl yaşarken Rabbına karşı yapması lazım gelen saygı ve sevgiyi bulması hayır ve şerri tefrik etmesi için verilmiştir.

Yoksa akıl isyanların merkezi haline gelir ki, kader seçmek şöyle dursun kaderin seyrine pürüzler çıkarır.

Kaderin akıldan ötede bir ilahî yaptırım olduğunu bilmedikçe inancımızı sağlıklı muhafaza edemeyiz.

İkinci sorunun cevabına gelince; yazgının değişmezliği karşısında önceden tayin olan bir kader gerçeği ortadayken bizim mesuliyet yanımız ne olacaktır.

Kader öyküsünün önceden tesbit edilmesi ile şu anda yazılmış; olması bizim açımızdan önemlidir. Halbuki gerek zamanın yaratılışından sonra Levh-i Mahfuz'daki yazgılar olsun gerekse zaman yaratılmadan önceki ilahî tercih ve takdirler olsun Allah'ın kainattaki değişmez kudretinin yansımasından ibarettir.

Allah hem evrenlerin tüm nizamını önceden tayin etmiştir. Hem de hadiselerin devamında ve akışı içerisinde her an sonsuz de ve kudreti ile iç içeridir.

Â'lâ Sûresi'nde Allah yaratılışı anlatırken dört kademe olarak tanımlamıştır. 1- Yarattı, 2- Tesvi etti, 3- Programladı (kader tayin etti) ve 4- İhta etti. Kaderin tüm yasaları bu dört kademeli basamaklarında kayıtlıdır. Yani Allah bir olayı veya bir varlığı atıp kendi başına kendi kaderi ile baş başa bırakmaz, aksine o olayı veya varlığı hatasız yaşantısını sürdürsün diye ilâhî kompütürüne programlar. Ayrıca da baştan sona kadar olayla beraber sıfatlarını tecelli ettirir. Şu halde Allah bir kulu bütün hayat macerasında akıl almaz bir gözlem yüzüyle izlemektedir. Kader gelen tüm etkilere karşı bunun tepkisinin ne olacağı önemlidir. Pek çok âyet yorumunda bu tepkilerin tümü bizim kulluk çizelgemizi ortaya koyar.

Kul kaderin yaratıcısı değil; gelen kadere karşı koyacağı tepkiler ile kaderine istikamet vermiş olur.

Yani bir kulun kaderinin önceden tesbit edilmesi onun yerinde imtihan edilmesini gereksiz kılmaz, tam aksine o kadere karşı kulun gönlünde ve zihninde meydana gelecek tepkiler işte kulun hasenâtı ve seyyiâtı yani günahı ve sevabı budur.

Üçüncü sorunun cevabı ise kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Allah'ın verdiği kader, sergilenen hayat öyküsü içinde gönlümüzden Allah sırrına uyum gösterebilmemiz kadere ciddi olarak olumlu etki yapar. Aksi ise yani kadere karşı isyanlar yanlış anlamalar yanlış yorumlar gönle düştüğü zaman da kader grafiğimiz büsbütün çıkmaza girer.

Kader bölümünün en güç yanı bu gönülden iç dünyamıza kadere yapabileceğimiz etkinin anlaşılabilmesidir. Aklın ve iradenin, kaderin seyrinde ve değişmesinde rolü kesinlikle sıfırdır. İnsanın iç dünyasındaki gönül tepkileri ise özellikle bu tepkilerin rıza sırrı içine girmesi önceki yazgımız ne olursa olsun kaderimize bambaşka bir güzellik getirir. Tekvir Sûresi'nin bu 29' uncu âyeti, kaderi, baştan sona öylesine net bir şekilde tanımlayacaktır ki, artık pürüzler soru işaretleri ve yanılgılara yer yoktur. Çünkü Allah Tekvîr Sûresi'nin bu noktasında; "Bu sonsuz nizamlar ve evrenler içerisinde senin yerinin tayin sırrını açıklayım mı?" der gibi 28 ve 29'uncu âyetleri bildirmiştir.

Allah tüm yollar gibi kader yolunun da çıkış noktasını gönüllerdeki isteğe bağlamıştır. Ancak bu dileğin çarpık çurpuk bir gönül noktasından çıkmaması halinde geçerli olacağını vurgulayarak "Müstakim olup dileyenler" tanımını getirmiştir.

Gönülden yapılan bir dileğin nasıl olupta kadere etki yapabileceği sorusunu ortadan kaldırmak için yine Allah "âlemlerin rabbı olan Allah" dilemedikçe sizin gönlünüze bu ışık düşmez buyuruyor.

Bu ışığın nasıl düşeceğinin sırrı ise Sûre-Leyl'in 5 ila 10'uncu âyetlerinde buluyoruz.

Gönüller Allah güzelliğini her an sezer ondan haz duyarsa ita ve infak gibi başkaları içinde yaşamayı öğrenirse Allah gönüldeki çok esrarlı bir noktaya bir istek ceryanı gönderir bu istek ceryanı hem kaderdeki her türlü sıkıntıları kaldıracak güçtedir. Hem de kaderin gelecek çizgilerini mutluluğa çevirecek mahiyettedir.

İşte Tekvîr Sûresi'nin çeşitli nedenlerle anlaşılamayan gönüldeki dilek noktasına getirdiği büyük hikmet budur. Yani, gönül. insanın öyle bir derin noktasıdır ki, o noktada Cenab-ı Hak'kın sırrı mevcuddur. Basamak basamak gönlüne kadar erişebilmek için yine sûrenin 28. âyeti bir ana tanım getirmiştir. Müstakim olmak. yani sevecen, ihlâs sahibi ve hep doğruluktan yana bulunmak.

Sûre-i Tekvî-'in son âyetinde insan sırrına ait getirdiği çok önemli açıklama yanlız kaderin anahtarlarını şifrelerini vermekle kalmamış insan gerçeğini de özetleyivermiştir. İnsan en yüzeyden en derine doğru ulaşılan bir varlıktır. En yüzeyinde akıl mantık ve bunun nefse bağlı isyanları ile ruha bağlı itaatleri vardır. İnsan bu yanıyla diğer varlıklardan büyük fark göstermez ama insanın derinlemesine perdeleri açılınca gönlünün en derinlerinde Cenab-ı Hak'ka giden Fatiha'nın gösterdiği bir yol vardır ki, bu yine zahir ismi ile Sırat-ı Müstakim'dir. Aslında bize Allah'a giden bu sonsuzluk koordinatıdır. 28. âyetin tarif ettiği koordinat bu koordinattır. 29. âyetin son cümlesinde "Âlemlerin Rabbı olan Allah" denmesinin nedeni de gönüllerden Allah'a giden bu sırrın bütün âlemlere yansıyacağı biçimindedir.

Çünkü Allah gönüllerde kendine karşı duyulan sıcak sevginin yüzü suyu hürmetine evrenleri yaratmıştır. Bu sıcak sevginin anahtarı 19. âyetten beri başlayan Efendimiz'e sığınmak onu zikretme onun ahlâkında erime hikmetinden geçmektedir.

Hikmetlerin en incesine bakınız ki, Tekvîr Sûresi evrenlerdeki kara delik dediğimiz yıldız mezarlarının tanımıyla başlamış, Allah'a giden yolun geçiş penceresi olan gönüllerdeki sırrı açıklayarak tamamlamıştır.

Fizik tanımlar, kara deliklerin ardından hep yeni evrenlere yansımayı artık bütün bilim adamları kabul etmektedir. Gönülden tüm sonsuzlara yansımak için ancak ve ancak fahri kainat Efendimiz'in sevgi ateşi ile mümkündür. İşte sûre bu hikmeti de avucunun içine alarak, maddenin yok oluş var oluş sırrını bir ışık gibi yakmış; ardından da son âyeti ile insan gönlünün perdesini arayarak bütün evrendeki sırların en önemlisini, gönüllerdeki niyâzı açıklamıştır.